Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2019 Pazartesi

Halit Ziya Uşaklıgil'den Mai ve Siyah



Dilinin ağır olması ve içerisinde bana yabancı bir sürü kelime ile yüzleşme fikri beni korkuttuğu için okumayı sürekli erteliyordum, günümüz Türkçesiyle basılması sonucunda artık okumamam için bir sebep kalmamış oldu. :)

Mai ve Siyah, bu iki renk kitabın ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Mai hayalleri simgelerken siyah ise hayatın gerçeklerini temsil ediyor. Kitabın kahramanı Ahmet Cemil'in maiden siyaha doğru giden hayatının bir dönemini okuyorsunuz. Hayallerin ve arzuların karşısında hakikatin kaçınılmazlığı ile sarsılıyorsunuz.

Okurken benim duygularım da bu iki renk arasında gidip geldi diyebilirim. Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi'nin kitaplar üzerine yaptıkları sohbetler, çeviri yapmak için araştırdıkları eserler, birbirlerini hayalleri konusunda desteklemeleri, Ahmet Cemil'in kardeşi İkbal ile olan sevgi dolu anları, onunla şakalaşmaları bende sonsuz mutluluğun ve umudun simgesi mai iken, babasının ölümünden sonra hayallerini ötelemek ve ailesine bakmak için para kazanmanın derdine düşmesi, hayata tutunma çabası içerisindeyken arkadaşıyla arasına istemeden olsa mesafe girmesi, kardeşinin evliliği, sıkıntıları, kendi aşkının imkansızlığı ve en büyük hayali olan eserini yazma fikrinden onu uzaklaştıran koşulların acımasızlığı ise karamsarlığın simgesi siyahtı.

Kitap, genel anlamda zıtlıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş diyebiliriz. Sosyal sınıf farklılığı, iyi-kötü kavramları, maddi çıkarlara karşılık maneviyat, sevgi-nefret duyguları gibi birçok karşıt duyguyu kahramanların karakterleri ve yaşam şartlarıyla bize yansıyor.

Bazı satırlardaki ifadelerin bana hissettirdiği duygular ruhuma ağır geldi, gözlerimin dolduğu çok satır oldu. Olayların bir matbaa ortamında geçmesi ve kitap kokusuyla iç içe olması da en sevdiğim noktaydı.

İyi ki okumuşum. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:


- Bu kadar hiçliğine rağmen her meziyet sahibine düşman... (syf 10)


- İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai, aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun. (syf 32)


- İnsan, keder ve sevinç zamanlarında kalbinin katlanabileceğinden fazlasını diğer hassas bir kalple paylaşmak ister. (syf 36)


- İnsan emellerini yalanlayan şeyleri istediği şekilde yorumlamaya çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. (syf 175)


- Dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. (syf 216)



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının 2018 senesinin I.Basımına aittir.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sabahattin Ali- Çakıcı'nın İlk Kurşunu




Yazarın ardında bıraktığı bir sandığın içinden çıkan hikaye, şiir ve yazılarından oluşan bir derleme kitap. Sevdiğim bir yazarın sakladığı sırlarının ortaya çıkması, gizli dünyasına açılan bir pencereden ona bakmak gibiydi. Bazı öyküleri için keşke yayınlamasaydım diyen biri için yayınlamadığı yazılarını gün yüzüne çıkarmak ne kadar doğrudur bilemiyorum ama okuma fırsatını yakaladığım için de kendimi şanslı bulanlardanım. 

Kitabın önsözünde bu kitabın ortaya çıkışına, hazırlanış sürecine ve sunulan içeriklere dair bilgiler veren detaylı ve doyurucu bir önsöz vardı. Bazen okunmadan geçilen bu kısımların kitabı okumaya geçmeden önce güzel bir hazırlık ortamı yarattığını düşünüyorum. 

Kitabın ilk kısmında karşımıza hikayeler çıkıyor, en uzun hikayesi de kitabın adını aldığı Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ydu ve ben en çok bunu sevdim, benim için daha bir doyurucuydu, diğer hikayeler kısa olduğundan mıdır ya da benden kaynaklı mı bilmiyorum ama beni etkisi altına alamadı. Bir hikayesi de tamamlanmamıştı, aslında çok malzeme çıkacak bir konusu vardı, eminim ki devamı gelseydi bol betimlemeli ve olaylı bir öykü olurdu. :) 

İkinci kısım şiirlerden oluşuyordu, sol sayfasında kendi el yazısıyla yazılmış, orijinal metinlerin yer alması sağ kısımda da günümüz Türkçesiyle yer almasını çok sevdim, hatta bazı şiirlerin yanına küçük küçük çizimler yapılmış, şiirin içeriğini yansıtan minik figürler ayrı bir güzellik katmıştı. Sabahattin Ali’nin çizim yeteneğini bu kitap sayesinde keşfettim diyebilirim, kitabın sonunda birkaç resim çalışmasına da yer verilmiş. 

Yazarın düşüncelerini anlamada son kısımda yer alan yazılar bölümü en güzel kısımdı. Özellikle kadına dair yaptığı konuşma gerçekten çok anlamlıydı, çok beğendim. Altı çizilesi çok satır vardı. 

Kitabın bir bölümünde de yazmayı planladığı kitap isimleri ve kısaca ne üzerine olacağına dair notlar vardı, keşke yazabilseydi de benim gibi seven okurları da okuma fırsatı bulabilseydi. Bu kitap hakkında diyebileceğim, evet diğer kitaplarına oranla daha az etkileyiciydi ama yazarın yazın dünyasında bir adım daha atmış oldum.


Altını çizdiğim bazı satırlar: 

Hayatta fikirler çok büyük, kafalar çok küçük... (syf. 18)

Ben onun uzak bir işaretiyle derhal hayatımı veririm. 
   Acaba o..
   Bana elini verecek mi?..
   "Hayır..."
(syf. 27)


Hiç kimse hiç kimseyi yükseltmez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. (syf. 117)

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. (syf. 118)

Bize yeni bir hayat getirecek yeni bir nesil, yeni bir hamle, yeni bir dünya görüşü gerek... (syf. 128)

- (..) insan sevmekte de, nefret etmekte de hürdür. (syf. 135)


*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 18. basıma aittir.

11 Ekim 2018 Perşembe

Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya'sı




Evet, yazarın bir kitabını daha bitirdim, tüm kitaplarını okuma yolunda adım adım ilerliyorum. 

İçerisinde 13 öykü bulunan bu kitabı bir solukta okumak yerine tam anlamıyla sindire sindire okudum diyebilirim. Yazarın en sevdiğim yönü; sadece yaşadığı dönemde değil günümüzde de güncelliğini koruyacak olayları yazmış olmasıdır. Bazı karakterleri etrafınızda görmüşsünüzdür ya da bir yakınınızın başına gelmiştir de ondan duymuşsunuzdur, o derece tanıdık. Sizi şüpheye düşürecek tek şey öykülerin sonundaki tarihler, onları yok saydınız mı her şey yerli yerine oturuyor. 

Bazı hikayeler kısa olmasına rağmen vurucu etki yapıyorlar resmen; Ayran öyküsü onlardan biriydi benim için. Başkahraman ile aynı çaresizliği hissettim, çok üzüldüm, çok da kızdım. Isıtmak İçin adlı hikayede de aynı duyarsızlığı, aynı haykırışları, sessiz çığlıkları yaşadım. 

Her öyküde içime işleyen, işte şurası kırılma noktasıydı dediğim birçok hayata tanıklık ettim. Anlatmaya kalksam her öyküden bir şeyler karalarım, yüreğime her biri dokundu, ben sevdim, yaşanılanları olmasa da aktarımları en azından. 

Öykü sevenler için tavsiye edebilirim, sevmeyenler için de belki hepsi olmasa da biri yüreğinin saklı bahçesine filizlenmeye başlar bir denesen keşke diyebilirim.


Kitabın dünyasında beni etkileyen alıntılardan bazıları:

- Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. (syf. 8)

- Aptal mıdır nedir ? Boyuna kitap okuyup düşünür .Biz de çok okuduk ,ama faydası olmadı. (syf. 25)

- Kim olursan ol... Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır... Hiç olmazsa bir tek sözü. (syf. 45)

- Kaçmak, her zamanki gibi, her şeyden kaçmak... Görmekten, duymaktan ve beraber ızdırap çekmekten kaçmak. (syf. 47)

- Hepsi bir varmış, bir yokmuş. İyi gün de, kötü gün de düş gibi gelip gidiyor. (syf. 64)

- Bir tek ümidim, ayakta duramayacak kadar yorgun oluşumdu. (syf. 69)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 22.baskıya aittir. 

7 Ekim 2018 Pazar

Livaneli'nin Son Ada'sında gezinti


Bir ada düşünün, yıllar önce çok zengin bir iş adamı satın almış, yaşlıĺık yıllarını hizmetçileriyle birlikte yaptırdığı güzel malikanesinde geçiriyor, şehrin gürültü patırtısından uzak balığını tutuyor, hamakta uzanıp şekerlemesini yapıyor, zamanla yalnızlıktan sıkılmaya başlayınca da eşine dostuna haber ediyor onların da orada ev yapmasına olanak sağlıyor ama bu ev sayısını 40 ile sınırlandırıyor çünkü adanın doğal güzelliğinin, sessizliğinin, binbir türlü ağacı, çiçeği, hayvanı barındıran ormanın güzelliğinin bozulmasını istemiyor. 


Ve siz de yazarın anlatımıyla sanki bu cennet adanın gizli ev yaptırmış 41. ailesi olarak oradaki olaylara tanıklık etmeye başlıyorsunuz, anlatı o kadar içten ki her şey gözlerinizin önünde gerçekleşiyor.


Evet, bu kadar şahane bir yerde ne olabilir ki anlatılacak diye başlıyorsunuz kitaba, oh mis gibi doğayı iliklerimizde hissedeceğiz derken anlatıcı daha ilk sayfalarda o can alıcı cümleyi kuruyor, aynı masallardaki gibi ' mutlu bir şekilde yaşayıp giderken adamızda bir kişinin vefatıyla onun evini satın alan bir emekli bürokratın adaya yerleşmesiyle artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı'. Bundan sonra anlatılanlar sizi şok etmeyecek çünkü tarihimizde biz bunları yaşadık, ne acıdır ki de yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor. 


Bir doğa nasıl katledilir, insanlar nasıl değişir, alışarak nasıl her gün yavaş yavaş yok olunur, üzülerek, sinirlenerek okuyacaksınız. 


Kitabın en sevdiğim noktası olaylar anlatılırken bazen ufak ayrıntılar üzerinde duruluyor, acaba ne derken, yazar ilerleyen sayfalarda olay örgüsü içinde onun cevabını size aynı heyecanı hissettirerek veriyor. 


Kitapta Orwell'ın Hayvan Çiftliğini okurken hissettiğim duyguları yaşadım ama anlatım olarak o masalsı bu hikaye gibiydi benim için, bu daha yakındı belki de yaşadıklarımıza, o yüzdendir. 


Ben çok sevdim ama anlatılanları değil elbette ki, cennetten cehennem olabildiyse tam tersi de neden olamasın dedirtmesini, düşündürmesini sevdim. Tavsiye ederim.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)