Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2020 Çarşamba

Émile Zola__Nana / #kom2020 /


Evet, yine bir klasikle merhaba. :) Arkadaşlarımla her aya bir klasik belirledik, bu ocak ayının kitabıydı, tabi ben anca paylaşım yapıyorum. Şubat kitabımız da Don Quijote, çok keyifli gidiyor. Keyifle yazacağımı düşünüyorum onun yorumunu ama henüz bitmedi tabi, bakalım. Hepinize bol kitaplı günler dilerim. 💚

____________________________________________________________

Natüralizmin kurucusu ve en önemli temsilcisi olarak görülen Emile Zola, bu akımın ilkelerini uygulama amacıyla Rougon-Macquart serisini kaleme almış, Nana da bu serinin içerisinde yer almaktadır. Yazar her kitabında olduğu gibi bu kitabı için de uzun yıllar araştırma yapmış, kitapta geçen mekanları gerçek mekanlardan seçmesinin yanı sıra sofrada sunulan yemekler gibi ufak ayrıntılara bile aynı önemi vermiş. Önsöz kısmında kitap hakkında bu tarz bilgilere yer verilmesi çok hoşuma gitti. Esere başlamadan önce güzel bir hazırlık süreci oldu benim için. :) 

Nana, çamaşırcı bir annenin ve sarhoş bir babanın kızı olarak dünyaya gelmiş ve çocukluğu yoksulluk içinde geçmiştir. Bir evlilik yapmış ve bir çocuğu olmuştur. Fahişelik yaparak yaşamını sürdürmektedir. Onun için gençliği ve güzelliği her kapıyı açmaktadır, öyle ki hiçbir yeteneği olmamasına rağmen sırf güzelliğinden dolayı tiyatroda kendisine yer bulmuştur. Nana’nın güzelliğini kullanmasını ve erkeklere her istediğini yaptırarak konumunu daha iyiye taşıma çabasını okuyoruz. Yazar bu hayatı anlatırken toplumun yaşayışına, ahlaki değerlere, ikiyüzlülüğe, çıkarcılığa ve bunun gibi birçok kavrama değiniyor. 

Nana benim için hem okuması kolay hem de zor bir eser oldu. Kitabın en başından beri yazar o kadar güzel kişileri ve mekanları tasvir etmiş ki ben de o mekanlarda geziniyor ve kişileri tanıyor gibi hissettim, bu da karakterlerin yaptıkları her davranışta sinirlenmeme ya da sevinmeme neden oldu. 

Nana’nın bazı zamanlarda çocuğuna olan özlemini dile getirmesi, kendisinin borç içinde yüzerken başkasına elindeki son parayı verebilmesi, sevdiklerine elinden gelen yardımı hiç düşünmeden yapması sizi ona yakınlaştırıyor, tam düzenli bir hayata geçiş yapacak derken tekrardan yanlış kararlar vermeye başlaması ise sizi sinirlendiriyor. Onu anlamaya çalışmak beni çok yordu, bazı yerlerde yaptıklarının hiç elle tutulur yanı yoktu. 

Kitapta en çok uzun betimlemeleri sevdim, özellikle tiyatroda geçen kısımlar, bana da kulis havasını soluma fırsatı verdi, tasvirlerinin çok ayrıntılı oluşu gözünüzde birebir canlandırabilme fırsatı veriyor, tabi bu tarz anlatımları sıkıcı bulanlar için işkenceye dönüşebilir o sayfalar. 

Nana merkezde gibi görünse de aslında yan karakterlerin bile bazı zamanlarda büyük rolleri vardı ve olayların gidişatını değiştirecek davranışlarda bulundular. Bunu ayrıca sevdim, tek Nana’nın geleceğini düşünmekle kalmadım diğerlerinin durumunu da merak ettim. 

Kitabın sonunu tahmin ediyordum ama bu sonucun nasıl olacağını kestiremiyordum, bir sürü seçenek belirlemiştim ama tutmadı. :) Sonuç olarak, yazarın Germinal kitabını okumuştum ve aşırı beğenmiştim, bunu da sevdim ama ondan birkaç tık daha az tabi.

Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:

- Sevmek, çok budalacaydı, hiçbir yere varmıyordu. (syf 195)

- Şu kırılgan insanlığının çatırdayıp çöktüğü o korkunç bunalım içinde neden hemen Tanrı'yı düşünmemişti? (syf 225)

- Doğru, dedi ikna olmuş bir ifadeyle, sevgi her şeyden önce gelir. (syf 232)

- Böyle bir gönül serüveni uğruna kendini harcamakla hata ediyordu; geçici hevesler yaşamı berbat ederdi. (syf 238)

- (..) içinden bir ses beğenilerle renkleri tartışmamak gerektiğini söylüyordu, çünkü günün birinde kimi seveceğimiz hiç belli olmazdı. (syf 248)

- Saygının bulunmadığı yerde sevgi olmazdı. (syf 307)

- Ölme şeklinin bir önemi yoktu, önemli olan soylu bir ölüm olmasıydı. (syf 332)


Alıntılar; Türkiye İş Bankası  Kültür Yayınlarının 2019 senesinin IV.Baımına aittir.
Fotoğraf; ortak okuma yaptığım arkadaşıma aittir. :)

1 Şubat 2020 Cumartesi

Hüseyin Rahmi Gürpınar__Efsuncu Baba / #kom2020 /


Kitap okumayı çok seviyorum ama Türk Edebiyatı'na gelince çok eksiğim var. Bu sene bu eksik yönümü biraz kapatmaya çalışacağım. Umarım başarılı olabilirim. İş Bankasının bu serileri bana ilaç gibi gelecek, eminim. 😇 

_____________


Başkahramanımız adından da anlaşılacağı gibi-Efsuncu Baba- büyülerle ve tılsımlarla uğraşan, yapacağı her işini uğurlu bir saate denk getirmeye çalışan, uğursuz saat ve günlerde hiçbir işini yapmayan, yazdığı tılsımlar sayesinde kendisinin ve çevresinin başına bir şey gelmeyeceğine inanan biridir. Öyle ki, bir tılsımla ölümcül hastalıklardan kurtulacağına inandığı gibi evine yaptığı tılsımlarla da hiçbir hırsızın evine giremeyeceğine inanmaktadır. Kısacası, her anını böyle yaşamaktadır.

Efsuncu Baba, eline geçen bir kitap sayesinde orada yazılanları gerçekleştirdiği takdirde bir define bulacağına inanmaktadır, kitapta yazılana göre bu defineyi iki tane insan kılığına bürünmüş melek sayesinde bulabilecektir. Agop ve Kirkor adlarında iki gençle karşılaşır. Ve böyle Efsuncu Baba’nın karşılaştığı iki iplikçi genci kitaptaki melekler sanmasıyla define arayışları başlar.

Bu iki gencin diyalogları şivelerle verilmiş ve her ne kadar anlaşılır olsa da -ki olmayan kısımlar dipnot ile çok güzel açıklanmış- arka arkaya okumak bir süre sonra beni zorladı ve ara vermek zorunda kaldım. Bir de bazı kısımlar bana orta oyunlardaki abartılı diyalogları hatırlattı, seyirciyi güldürmek adına abartılı konuşmalardan yararlanılmış gibiydi.

Ayrıca, her ne kadar kitap konusu define arayışı gibi görünse de aile bireylerinin de yaşadığı durumlar anlatılarak iyice karakterlerin içinde bulunduğu durum ve toplumsal yaşam yansıtılmaya çalışılmış ve anlatımın gidişatına yön verilmiş.

Define arayış macerasının anlatımı merak uyandırıcıydı, bu kadar kısa bir eser olmasına rağmen sonuç aceleye getirilmemiş ve ayrıntılı, birçok noktaya açıklık getirir şekilde sonuçlanmıştı. Kitaptan her ne kadar siz bir kıssadan hisse çıkartmış olsanız da bu durum yazara yeterli gelmemiş ki sonunda kendisi de vermek istediği mesajı açıkça ifade etmiş ve almamız gereken dersi bize aleni bir şekilde sunmuş.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, bu kitapla tanışmış oldum kendisiyle ve beğendim, elimde olan diğer kitaplarını da severek okuyacağıma eminim. :)

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:

- Şimdicek bu kederli dünyanın sefası yalnız tımarhanelerde kaldı... (syf 30)

- Mesele benim kabulümde, sizin rızanızda değildir... Kaderde olan şey kendi kendine olur... (syf 42)

- Görmeden her şeye insanırsan insanı çok kandırırlar... (syf 65)

- Hepimiz daima aldanıyoruz, fakat fırsat düştükçe aldatıyoruz. (syf 75)

-Hakikatın büyüklüğünü tanıyıp da onunla dost olamayanlar, o kılığa bürünmüş yalanlarla oyalanırlar. (syf 75)

- Her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. Mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir. (syf 76)

- Bu dünya henüz büyük komik Molière çağından üç adım ileri gitmedi. Daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. Yalnız sahnenin dekorları değişti. Tarzlar başkalaştı. İnsanın mayası hep o maya... Kötüler daha kurnazlaştı. Birbirine zarar verme ilerledi. Fenalık büyüdü. (syf 77)


*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2019 senesinin IV.Basımına aittir. 
*Fotoğraf; Ortak okuma arkadaşıma aittir. :)

9 Eylül 2019 Pazartesi

Halit Ziya Uşaklıgil'den Mai ve Siyah



Dilinin ağır olması ve içerisinde bana yabancı bir sürü kelime ile yüzleşme fikri beni korkuttuğu için okumayı sürekli erteliyordum, günümüz Türkçesiyle basılması sonucunda artık okumamam için bir sebep kalmamış oldu. :)

Mai ve Siyah, bu iki renk kitabın ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Mai hayalleri simgelerken siyah ise hayatın gerçeklerini temsil ediyor. Kitabın kahramanı Ahmet Cemil'in maiden siyaha doğru giden hayatının bir dönemini okuyorsunuz. Hayallerin ve arzuların karşısında hakikatin kaçınılmazlığı ile sarsılıyorsunuz.

Okurken benim duygularım da bu iki renk arasında gidip geldi diyebilirim. Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi'nin kitaplar üzerine yaptıkları sohbetler, çeviri yapmak için araştırdıkları eserler, birbirlerini hayalleri konusunda desteklemeleri, Ahmet Cemil'in kardeşi İkbal ile olan sevgi dolu anları, onunla şakalaşmaları bende sonsuz mutluluğun ve umudun simgesi mai iken, babasının ölümünden sonra hayallerini ötelemek ve ailesine bakmak için para kazanmanın derdine düşmesi, hayata tutunma çabası içerisindeyken arkadaşıyla arasına istemeden olsa mesafe girmesi, kardeşinin evliliği, sıkıntıları, kendi aşkının imkansızlığı ve en büyük hayali olan eserini yazma fikrinden onu uzaklaştıran koşulların acımasızlığı ise karamsarlığın simgesi siyahtı.

Kitap, genel anlamda zıtlıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş diyebiliriz. Sosyal sınıf farklılığı, iyi-kötü kavramları, maddi çıkarlara karşılık maneviyat, sevgi-nefret duyguları gibi birçok karşıt duyguyu kahramanların karakterleri ve yaşam şartlarıyla bize yansıyor.

Bazı satırlardaki ifadelerin bana hissettirdiği duygular ruhuma ağır geldi, gözlerimin dolduğu çok satır oldu. Olayların bir matbaa ortamında geçmesi ve kitap kokusuyla iç içe olması da en sevdiğim noktaydı.

İyi ki okumuşum. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:


- Bu kadar hiçliğine rağmen her meziyet sahibine düşman... (syf 10)


- İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai, aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun. (syf 32)


- İnsan, keder ve sevinç zamanlarında kalbinin katlanabileceğinden fazlasını diğer hassas bir kalple paylaşmak ister. (syf 36)


- İnsan emellerini yalanlayan şeyleri istediği şekilde yorumlamaya çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. (syf 175)


- Dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. (syf 216)



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının 2018 senesinin I.Basımına aittir.

26 Temmuz 2019 Cuma

Niccolò Machiavelli'den Hükümdar



Machiavelli, 16. yüzyılda yaşamıştır ve bu yüzdendir ki devletin herhangi bir demokratik girişiminden çok uzaktır. Yönetenlerin en temel amacı ortak iyilik ya da adalet değildir, devletin hayatta kalması tek önemli noktadır. Bunu düşünerek okuduğumda bütün taşlar yerine oturuyor aslında, dönemin İtalya'sına bakınca, ardı arkası kesilmeyen savaşların yaşanması ve bir birliğin olmaması göz önünde bulundurulduğunda Machiavelli'nin bir sürü olayı gözlemlemesi ve bunlar üzerine uzun uzadıya düşündüğü bir gerçek. :)

Kitap, değişik uzunluklarda ve farklı konuları kaleme alan 26 bölümden oluşmaktadır. Örneğin, hükümdarların nasıl olması gerektiği, kaç tip hükümdar olduğu, paralı askerlerin ve yardımcı güçlerin olumlu-olumsuz yönleri, bir ordunun nasıl olması gerektiği, erdem-şans arasındaki ilişki ve bunun savaşlara yansıması gibi tek başına farklı konular gibi görünse de aslında devletin bekası için oynadıkları rolü yazar ifade etmiş. 

Machiavelli'nin düşüncesinin temeli, insan ve dünyanın doğal anlayışından oluşmaktadır. Bu anlayıştan, insanın ve onun davranışının diğer tüm doğal olgular gibi çalışılabileceği ve açıklanabileceği inancını doğurmaktadır. Ona göre, insan doğası asla değişmeyeceği için hem siyasi eylem hem de insan davranışı için genel yasalar oluşturmak mümkündür. Kitap içerisinde de zaten mükemmel egemenlik anlayışının nasıl olması gerektiğini anlatırken Yunan ve Roma tarihindeki kişi ve olaylardan örnekler sunduğunu ve bazı durumlara kendi tecrübelerinden örnekler kattığını da görüyorsunuz. 

Kitabın içerisinde bazı kavramlar üzerinde uzun uzadıya durduğu görülüyor: Erdem, şans gibi. Siyasetin ahlaktan ayrı tutulması gerektiğini ve bireysel iyilikten ziyade devletin iyiliği için her şeyin yapılması gerektiğini vurguluyor. Tüm bu olayların merkezine bir nevi şansı koyuyor diyebiliriz, çünkü ona göre şans unsuru olayları her an değiştirebilecek bir güce sahiptir. Olumsuz gidişatta bile bir fırsat yakalamanın mümkün olduğunu örneklerle ifade ediyor. 

Kitabın girişinde yazarı ve eserlerini anlatan ve yaşadığı döneme kısa bir bakış atmamı sağlayan bölümü ayrıca sevdim, sürekli karşıma çıkan yazar ve kitabı nihayet okuyup bitirdim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

Bir hükümdar silahlı güçleri yönünden ne denli güçlü olursa olsun, yerli halkın desteği olmadan bir toprağı işgal edemez. (syf 5)


- Hükümdarlığı ele geçirmek için çok, ama onu elde tutabilmek için az uğraştı. (syf 24)


- Bir hükümdar ülkesindeki kötülükleri doğduğunda görmüyorsa, akıllı biri değildir. (syf 55)


- İlginçtir, sana kusursuz gözüken bir yol felaketin olurken, tam tersine, kusurlu gözüken bir yol sana güven ve esenlik sağlayabilir. (syf 60)


- Üç tür insan vardır. İnsanların kimileri kendiliğinden anlar, kimileri anlayandan öğrenir, kimileri de ne kendisi anlar, ne de başkasının dediğinden anlar. Birinciler, çok akıllı olanlardır, ikinciler daha az akıllı, üçüncüler ise işe yaramaz olanlardır. (syf 88)



* Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2018 senesinin XVI. basımına aittir.

25 Haziran 2019 Salı

Türk Aynştaynı: Oktay Sinanoğlu Kitabı - (Söyleşi:Emine Çaykara)




Oktay Sinanoğlu’nun çocukluğundan ailesine, okul yıllarından yurtdışı serüvenine, bilim insanlarıyla olan ilişkilerinden bilim dünyasına kazandırdığı teorilerine, Türkçe ve Türkiye üzerine düşüncelerine ve bunun gibi birçok konuya dair anılarından süzülen olumlu-olumsuz her cümlesine sanki karşılıklı sohbet eder gibi samimi ve doğal bir anlatımla - soru-cevap eşliğinde - tanıklık ediyorsunuz. Bunu kronolojik bir sıralama eşliğinde yapması da o dönemdeki olaylarla bağlantı kurmanızı ve yaptığı çalışmalar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmanız açısından kolaylık sağlıyor. 

Yaptığı çalışmalar üzerine sohbetlerde kuramlardan bahsederken en basit şekliyle ifade etmesi, önceki çalışmalara atıf yaptığında tekrardan kısa bilgiler vermesi ve eğer ortak çalışma yaptıysa da kimle çalışıyorsa onun hayatına dair kısa bilgi vererek nerede ne konumda olduğunu belirtmesi araştırma yapmak isterseniz kolaylık sağlaması açısından iyiydi. Ayrıca yazdığı kitap, makale vb yayınlarının hepsi kitaba liste şeklinde eklenmiş. 

Bir ara bir sürü çalışma yapıp da hiçbirini yayınlamayınca rüyasına bir nine giriyor ve yaptığı çalışmaları kendisine saklamamasını ve en kısa zamanda yayınlamasını söylüyor, bu satırları okuyunca bilim aşkıyla yatıp kalkıyor cümlesinin tam karşılığını verdiğini düşündüm. 

Yurt dışında gittiği konferansları, yaptığı çalışmalar için araştırmalarını, mahalle arasında seyahat ediyormuş gibi ülkeler arası yaptığı seyahatleri okurken başınız da dönmüyor değil. :) Beni en çok etkileyen bir yönü de bu kadar sayısız makale, konferansa rağmen sosyal hayatının da bir o kadar kaliteli olmasıydı: tekne kiralayıp okyanusları mı aşmadı ya da pilotluk eğitimi alarak yurt dışında tek başına uçak kiralayıp yolculuk mu etmedi? 

Kitabın son bölümünde; bebekliğinden itibaren annesinin tuttuğu günlükten birkaç sayfayı da kapsayan hayatının birçok dönemine ait fotoğraflara ulaşabiliyor ve ayrıca Sinanoğlu hakkında yerli ve yabancı basında çıkmış gazete küpürlerine göz atmış oluyorsunuz. 

Yurt dışında bir o kadar takdir edilip üniversitelerinde kalmaları için çaba harcayan ülkeleri okuyup ardından ülkesi için birçok yeni fikirle gelip eli boş dönmesini okurken üzülmeden edemiyor insan. 

Benim burada ifade ettiğim yaşamının sadece kısa bir özüydü, daha fazlası için mutlaka okumanızı tavsiye ederim, keşke daha uzun yaşasaydı da yaptıklarını ve yapmak istediklerini uzun uzun anlatmaya devam etseydi. 


Altını çizdiğim ve not ettiğim alıntılara birkaç örnek; 


- Oktay Sinanoğlu bir âşıktır, bilime âşık, vatanına milletine âşık, Türk diline, tarihine âşık, insanlığa, daha doğrusu her insanın içinde gizil duran en yüksek mertebelere ulaşabilme yeteneğine âşık. (syf. 409 - Kendini tanımlaması istendiğinde verdiği yanıt) 

- Japonya'ya gidiyoruz, "yaa şu Nobel'i alsana artık"; Hindistan'a gidiyoruz, "Nobel'i almanı bekliyoruz". Türkiye'de de halktan diyenler oluyor. Asya'da birkaç millet, "Yaa senin canın istemiyorsa bizim için al" diyor. Ne bileyim, Nobel ne demek? İnsanın bu cihanda yapıp yapmadıkları yalnız Nobel'le mi ölçülür? Ben yaptıklarımı, meraktan ve manevi zevkler için yapıyorum. (syf. 236) 

- Şöhret gibi şeyler beni ilgilendirmiyor; bilimi bilim aşkı, merak için yaptım hep. (syf. 182) 

- Bende hiçbir zaman böyle bir his olmadı, herkesi aynı gördüğüm için.. Kadın-erkek diye ayrım yapmak, ırk ayrımı gibi bir şey. Dedim ya, her insanın içinde birtakım cevherler vardır, onlara bakmalı, kalıplara değil. (syf. 130) 

- Araştırmaları yaparken en büyük mükâfatım, gecenin üçünde filan sorunu çözdüğüm zaman, veya işin püf noktasını anladığım zaman duyduğum haz. Uçuyorum... (syf. 111) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2004 senesindeki 23. baskısına aittir.

3 Şubat 2019 Pazar

Carlo Collodi - Pinokyo





Pinokyo, çoğumuzun da bildiği gibi, gerçek bir çocuk olma yolunda yaşadığı bir dizi maceralardan oluşan küçük bir kukla hikâyesidir. Günümüzde, Walt Disney tarafından yapılan animasyonuyla ve farklı film uyarlamalarıyla Pinokyo hakkından birçok bilgiye sahip olsak da kitabı okuduğunuzda aslında bilmediğimiz farklı bir maceraya kapılıp gidiyoruz, en azından benim için böyleydi, bilmediğim birçok bölüm vardı. 

Kahramanımız Pinokyo’nun sürekli başına felaketlerin gelmesi, yaptığı yanlışlardan ders almaması, sürekli tutamayacağı sözler verip hep kendini tekrarlaması, bu kadar da olmaz dedirtmesi çoğu zaman beni çileden çıkartsa da o saf ve iyi kalpli hallerini okuyunca kızmak şöyle dursun ‘kıyamam yaa’ moduna geçişim zor olmadı. :) Kitabın bölümlerinin kısa olması ve her bölümün ayrı bir olayla süslenmesi okumayı hızlandırıyordu, fakat her bölümün başında içerik hakkında bilgi veren cümlelerle başlaması nelerin bizi beklediğini gösterdiği için bazen merak duygusunu törpülüyordu. 

Pinokyo, her ne kadar çocuklara masallar şeklinde bilinse de aslında kitap daha büyük yaşlara hitap ediyor. Kitabın geneline baktığımızda her dönemin kitabı olacak evrensel konular işlenmiş. Geleneksel aile yapısını temsil edecek karakterlerin seçilmesi, karşıt unsur olarak kişiyi cezbedecek eğlence unsurlarının olması ve aklını çelecek, iyi niyetinden faydalanacak arkadaş ögelerinin yer alması, size yaşayarak öğrenmeyi, tercihlerinizin nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Okul, aile ve sizi daima doğruya yönelmeye çalışan bir dış ses var, yeri geliyor bu sizin iç sesiniz de oluyor. 

Ben keyif alarak okudum, bazı zamanlar üst üste benzer olayların gelmesi okumamı duraklatsa da ara vererek okuyunca o his de kayboldu. Kitabın sonunda yazar hakkında ve bu eseri kaleme alışıyla ilgili bir yazı vardı, onu ise ayrıca çok çok beğendim, tamamlayıcı bir etki yaratmıştı bende.


Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

-  +Dünyadaki bütün sanatlar, işler arasında yalnız biri hoşuma gidiyor.
   - Hangisi acaba bu?
  +Yemek, içmek, uyumak, eğlenmek ve sabahtan akşama kadar başıboş yaşamak sanatı. (
syf. 14)

Yalanlar hemen tanınır, çocuğum. İki türlü yalan vardır: Kısa bacaklı yalanlar, uzun burunlu yalanlar. Seninki , tam da uzun burunlu yalanlardan. (syf. 69)

Okumak, öğrenmek için, hiçbir zaman geç kalınmış değildir. (syf. 107)

Bu dünyada yapılan her şey karşılığını bulur. (syf. 120)


*Alıntılar;Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2017 senesindeki I.baskısına aittir.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Emile Zola - Germinal ile Maden Ocaklarında Yaşam




Yazarın bu kitabı yazmaya başlamadan önce maden ocaklarına giderek oradaki yaşamı ve işleyişi inceleyip notlar aldığını ve kitabının da bu titiz çalışmanın sonucu olduğunu okudum birçok yerde, kitabın gerçekçiliğinin size yansımasına bakılırsa bu durum hiç şaşırtıcı gelmiyor. 


Kitabı elime alıp da soluksuz ara vermeden okumak benim açımdan mümkün olmadı, çünkü yaşanılan olayları size öyle bir betimlemiş ki yazar siz de sanki o madende çalışan işçilerden birisiniz. Yeri geliyor siz de o toz yığını ve açığa çıkan gazlardan nefes almakta zorlanıyor ve boğulacakmış gibi hissediyorsunuz, yeri geliyor uzun saatlerce çalışmanın ardından kuru ekmekle yapılan bir kahvaltının başına geçiyor ve sırf üzerinize rehavet çökmesin de kazanacağınız iki kuruşu kesmesinler de akşam evinize huzurla döneyim diye alelacele yiyerek kalkıyorsunuz. Bütün hayatınız madene inip çalışmak ve akşam eve dönerken bile ertesi günkü çalışmanızı hesap etmekten öteye gitmiyor, tabii bir de sizi ve tüm mahallenizi kıskacı arasına almış sefalet var. Kucağınızdaki bebeğinizi bile ileride madende çalışacak potansiyel işçi gözüyle görüyorsunuz. 

Her zaman filmlerde sıkça karşılaştığımız 'biz farklı dünyaların insanıyız' cümlesindeki o farklı hayatları bu kitapta tam anlamıyla görüyorsunuz. Bir yanda madende çocuklarıyla çalışıp bir kuru ekmek yiyerek karnını doyurmaktan başka bir gayesi olmayan bir yaşam; diğer yanda ise bu insanların refah içinde gayet güzel şartlarda yaşadığına kendini inandırmış ve gününü gün eden maden sahipleri ve aileleri. Bu iki uçlarda yaşamın hırs, öfke, açlık, kıskançlık ve daha bir sürü insani duygularla nasıl karşı karşıya geldiğini ve ölümden başka bir kurtuluş yolu kalmayan insanların nasıl korkusuz ve insanlıktan çıkabilecek davranışlar sergileyebileceğini net göreceksiniz ama inanmak istemeyeceksiniz. 

Toplumun aksak yönlerini, ahlaki değerlerin koşullara göre değişkenliğini, yozlaşmış ve karmaşık ikili ilişkileri, insanların çıkarcı ilişkilerini ve birçok sosyal, ekonomik ve psikolojik açıdan zamanın hayat koşullarına dair ayrıntılara satırlarda rastlıyorsunuz. İlk başlarda insanların kaba hal ve tavırları, konuşmaları sizi rahatsız etse de o koşullar altında kendilerini korumak adına bir savunma mekanizması gerçekleştirdiklerini düşünmeden edemedim. Yüreğiniz nasır tutmalı ki o yaşanılanları aklınızı kaybetmeden savuşturup yaşamınıza -ki ne kadar yaşamak denirse- devam edin. 

"Ve Voreux yırtıcı bir hayvan gibi, içinde bulunduğu çukura çökmüş, midesine indirdiği insanları sindirmeye uğraşıyor, gittikçe daha derin, daha uzun soluyordu." bu cümleyi okuduğumda aslında bu romanı bu kadar etkileyici kılanın hala birçok kişinin adının farklı olduğu madenlerin midesinde bir yaşam mücadelesi verdiğini bilmek, sadece kurguydu diyerek kitabı rafa kaldıramamak. 


Kısacası tavsiye ederim.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Platon - Sokrates'in Savunması



Kitabın girişinde, Sokrates'in kendi davası için mahkemenin bahçesinde beklerken bir din adamıyla yaptığı konuşmasını okuyoruz, daha ilk bölümde Sokrates'in kendine güveni ve sakinliği sizi ele geçiriyor, kendi davasını unutup karşısındakinin sorununu ele alıyor ve bunu yaparken de sakince doğruya yöneltecek sorular soruyor ve siz de kendinizi cevaplamaktan alamıyorsunuz, aynı sayfada saatlerce takılıp Sokrates'e cevap yetiştiriyorken kendinizi bulmanız mümkün. 

Daha sonra mahkeme sürecine geçiş yapılıyor ve Sokrates'in savunmasını ve davalıların konuşmalarına tanıklık ediyorsunuz, her ne kadar sonucu biliyor olsanız da her ortaya atılan düşüncede umutlanmadan ya da eleştirmeden duramıyorsunuz, en azından bana öyle oldu. :) Dediğim gibi sorular havada uçuştukça insan düşünmeden edemiyor, her ne kadar satırları okumaya devam etseniz de aklınızda sürekli farklı cevaplar dönüp duruyor. 

Son bölüm ise Sokrates'in ölüme gittiği anda yanında olan kişinin bir başkasına o anları aktardığı diyaloglardan oluşuyor, beni en çok etkileyen satırlar bu bölümdeydi, ölümün yanı başında olduğunu bildiği halde hala ruh, ölümsüzlük, intihar gibi kavramlar üzerine tartışmaların devam etmesi, beyin jimnastiğinin dozunun artmış olması okuyucu olarak etkileyiciydi. 

Kitabın çeviri diline gelirsek, evet günlük bir dil kullanılmış, bazı diyaloglar birkaç kelimelik cümlelerden bile oluşabiliyor ama yine bu elinize alıp öyle okuyup geçeceğiniz bir kitap değil, cümleler basit ama anlamlar derin diyebiliriz. Dipnotların olması okumayı kolaylaştırıyor ama ben kitabın arkasından çok, sayfa altında yer almasını isterdim, sürekli arkaya dönüş yapmak o an anlatımdan koparabiliyor. Bazı mitosları hatırlamak da güzeldi. 

Kısacası, bana hitap eden bir kitaptı, kitabı birkaç yıl sonra tekrardan okumayı düşünüyorum, eminim ki şu an fark edemediğim birçok şeyi o zamanlar daha farklı yorumlayacağım. 


Okurken üzerinde durup düşünmeden edemediğim satırlardan bazıları; 


- O, hiçbir şey bilmediği halde bir şeyler bildiğini sanıyor, oysa ben hiçbir şey bilmemekle birlikte bunun bilincindeyim. Bu durumda, hiçbir şey bilmediğimi bildiğim için, az da olsa ondan daha bilgeyim sanırım. (syf. 36) 


- Ölümün insanoğlunun başına gelen iyiliklerin en iyisi olup olmadığını kimse bilmiyor, ama güya başa gelebilecek en büyük kötülük olduğunu sandıklarından ondan korkuyorlar. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğini sanması cehaletin en utanç verici türü değil midir? (syf. 47) 


- Her tehlike türü için ölümden sakınmanın birçok farklı yolu vardır, yeter ki tehlikede olan kişi her şeyi söyleyecek ve her şeyi yapacak kadar utanmaz olsun. Ancak beyler dikkat edin: Ölümden sakınmak o kadar zor değildir, zor olan kötülükten sakınmaktır, çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. (syf. 59) 


- Bedenin basiretsizliğinden kurtulup arındığımızda, arınmış varlıklarla birlikte olacağız ve kendi imkanlarımızla arınmış bilgiye ulaşacağız. Gerçek dediğimiz şey belki de bu bilgidir, çünkü arınmamış olanın arınmış olana değmesi kabul edilemez. (syf.101) 


- Ömrümüz boyunca erdem ve bilgelik kazanmak için elimizden geleni esirgememeliyiz, çünkü ödülü güzel olduğu gibi verdiği umut da büyüktür. (syf. 172) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2017 senesindeki XI. baskısına aittir.

17 Ekim 2018 Çarşamba

Edmondo de Amicis-Çocuk Kalbi


İlk okuduğum zamanı hatırlamıyorum, kim bilir kaç yıl geçti üzerinden, kısaltılmış baskıydı ama onu çok iyi biliyorum, ona rağmen beni çok etkilemişti, sanırım yaş olarak kahramanımıza daha yakın olduğum dönemler olması bunda büyük etkendi. :)

Aradan baya zaman geçti, arkadaşlarla bir araya geldiğimizde muhabbet arasında konusu açıldı o zaman üzerine konuşurken uzun halini de okumayı istiyorum, eminim büyüdükçe daha başka bir tat alacağım demiştim ve sağ olsun bir arkadaşım hediye olarak aldı. :) 

Arayı daha fazla uzatmadan hemen okumaya başladım, sanki yıllar sonra arkadaşımla yolda karşılaşmışız gibi bir histi. Geçmiş yıllar üzerine sohbet eder gibi çevirdim sayfaları.

O kadar güzeldi ki hiç bitmeseydi dedim.
3. sınıf öğrencisi Enrico'nun tuttuğu günlük. Okulları Ekim'de açıldı , son sınavların bittiği Temmuz'a kadar belli günlerde yaşadıkları, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkilerini yazdığı satırlar size özel dünyasının kapısını aralıyor.
Kendi ilişkilerini yazarken aslında arkadaşlarının her birinin kendine özel dokunaklı hikayelerini de okumuş oluyorsunuz. Bir de öğretmenlerinin verdiği her aya özel bir hikaye ödevi var ki o da ahlaki değerleri içeren yer yer gülümsemenizi çoğu zaman da duygularınızı doruklarda yaşamanıza olanak sağlıyor.

Kitabın son sayfasına kadar onların aralarında ben de bir sırayı paylaşan bir öğrenci gibi hissettim ama okul kapandığı zaman ise her öğrenciyi o kadar benimsedim ki sınav sonuçlarını öğretmeni okuduğunda onların aileleri gibi ben de heyecanlandım. :)

Her duyguyu tekrardan yaşayabildim, içimdeki çocuk hala büyümemiş bunu anlamış oldum ve bu beni ayrı mutlu etti. 

Altını çizdiğim bir sürü alıntı arasından sadece birkaçı:

- Çalışmak insanı kirletmez. İşten dönen bir işçiye asla "pis" deme. "Kıyafetinde işinin, emeğinin izi var" de. Hatırla bunu. (syf. 61)

- Öğretmenini say, onu sev, evladım. Sev çünkü kendisini sonradan unutacak pek çok gence hayatını adıyor, çünkü senin zihnini açıp aydınlatıyor, ruhunu eğitiyor. (syf. 79)

- Haset yılanının içinize girmesine izin vermeyin: O zihni kemiren ve kalbi kötü yola sevk eden bir yılandır. (syf. 104)

- Görünüşe bakılırsa okul herkesi eşit ve arkadaş kılıyor. (syf. 160)


*Alıntılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının 2015 senesindeki 8. baskısına aittir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Katherine Mansfield-Çocuksu Bir Şey



Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, öykü okumayı çok severim, o yüzden de kitabı okuma listeme eklemiştim. 

Kitap hakkında gözüme hiç yorum çarpmadı, o yüzden olumlu-olumsuz görüşlere maruz kalmadım, beni etkileyecek bir durum olmadan da kitabı bitirmiş oldum. :)

Hayatın içinden çok da önemli olmayan herhangi bir konu üzerine sohbet edercesine diyaloglarla desteklenmiş kısa öykülerden oluşuyor. Hatta bazı öykülerin bir olay örgüsü bile yok, başlamasıyla bitmesi bir oluyor, sadece size duygu aktarımları ve karşıt fikirlerin anlaşmazlığı sonucu ortaya çıkan düşünceler kalıyor.

Birkaç öykü beni çok etkiledi, bunda da olay bütünlüğü ve bazı kelimelerin kullanımın birbirini çok güzel tamamlaması oldu, sayfalarca bir olayı okursunuz ama orada geçen bir kelime aslında olayın kilit anahtarı konumunda olur, sizi etkiler, öyle bir hissiyat verdi bana. :)

Genel olarak bakarsam ama daha güzel öyküler okudum, bu öyküler onların yanında beni aman aman etkilemedi. Eğer öyküyle aranız yoksa tercih ederken birkaç kere düşünmenizi tavsiye ederim, çok cazip gelmeyebilir. Öykü okumayı sevenlerdenseniz de beklentinizi düşük tutmanızı öneririm.

Son olarak da benim okuduğum eski basımıydı yenilerde nasıldır bilemiyorum ama bazı konuşmalarda geçen yabancı dildeki konuşmaların çevirileri yoktu, dipnot şeklinde onları da okumak isterdim. Ayrıca, sonraki basımların kapakları daha renkli ve beni oku diyor resmen, eskilerin düz beyaz olması beni pek açmadı. :) 

Altını çizdiğim bazı satırlar:

- Ah, dedi küçük kız, başım senin yüreğinin üstünde; çarptığını duyabiliyorum. Ne kadar büyük yüreğin var, babacım canım. (syf. 73)

- (..) bir şeyleri konuşacak kimseniz yoksa kısa sürede kafanızdan uçup gidiyordu olaylar. (syf. 77)

- Yüreklilik, söz dinlemeyen köpeğe benzer, bir kez kaçmaya koyuldu mu ne kadar çağırmaya kalkışsanız o kadar hızla koşar. (syf. 86)

- "Niçin tutkularını yadsımakta direniyorsun? Niçin utanıyorsun onlardan?" diye üsteledi.         "Utanmıyorum. Ama üstlerini örtüp bırakıyorum, yalnızca arada bir ortaya çıkartıyorum, tıpkı sevdiğim insanlar çaya geldiğinde çıkardığım özel küçük reçel kavanozları gibi." (syf. 95)


*Alıntılar; Türkiye İş Bankası'nın 2013 senesindeki I. baskısına aittir.

9 Ekim 2018 Salı

Korku Vadisi'nde Sherlock ile iz peşinde..


Başka yayınevinden çıkan tüm hikayelerini okudum diyebilirim, aradan geçen zamandan sonra hem hatırlatma olsun hem de İş Bankası serisini tamamlamam adına minik bir adım olsun diye edindiğim kitabı bir solukta okudum diyebilirim. 

Her zamanki gibi Sherlock ve Dr.Watson'ın atışmalarını okurken birden gizemli bir haber geliyor ve kendimizi bir dizi olayı incelerken buluyorsunuz. Ondan sonrası her ipucu ile ufak çapta bir beyin fırtınası yaparak geçen sayfalardı benim için. İki bölümden oluşuyordu, ilk bölümde olayı çözümlerken diğer bölümde ise olayın kahramanının ardındaki sır perdesini aralıyorsunuz. Birbiriyle bağlantılı, şimdiki ve geçmiş zaman arasındaki bir köprü görevini kurmuş oluyoruz okurken. :)

Benim için ilk bölüm daha keyifliydi, diğer bölümde Sherlock'un olmamasından dolayı olabilir, onun muzip ve şaşkın hallerini okumak daha hoş :) ama diğer bölümün de hakkını vermem gerekir ki ters köşe yaptığı satırlar oldu. 


Sherlock ile mercek altına aldığım bazı satırlar şu şekildeydi:

- Sıradanlığın azı çoğu olmaz, ama yetenekli kişi dehayı görür görmez tanır. (syf.11)

- Bu yalnızca bir hayal ürünü, kabul ediyorum, ama gerçekler ne kadar da sık hayal gücünden doğar. (syf. 69)

- Eğer yüreğiniz cüsseniz kadar büyükse ve ruhunuz yüzünüz kadar iyiyse, bundan fazlasını istemem. (syf.116)

- #Gökyüzünde kalın bulutlar var.
  +Ama gökyüzü sonsuza dek masmavi olacak.
(syf.122)


Aslında daha çok satır vardı ama ben kendimi Sherlock rüzgarına kaptırınca not almayı unuttum. 

221B sokağındaki evinin kapısını çalacağım yeni hikayelerle en kısa zamanda tekrardan peşine düşeceğim Sherlok, bekle beni. :) Dr.Watson'ın yerinde gözüm var resmen, eminim onun gibi olayları hep sonradan çözer ve şaşkınlık içerisinde kalırım, en olmazsa olmaz durum ise farkında olmadan olay hakkında hiç fark edilmeyeni fark ettiririm, kendim gerçek anlamda fark etmediğim halde. 

Kısacası, benim için keyifli bir okumaydı, daha önce okumuş olmama rağmen birçok noktayı hatırlamadığım için yap-boz'un parçalarını tamamlamış oldum.


*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının 2017 senesindeki 7.baskıya aittir.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)