hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2020 Cuma

Tomris Uyar__Otuzların Kadını


Tomris Uyar ile geç tanışanlardanım, bu okuduğum ikinci kitabıydı. İlk okuduğum kitabı Yaz Düşleri Düş Kışları'ydı. O kitabı merak edenler üzerine tıklayıp eski yazıma ulaşabilir. 😇 Bir okuma etkinliği için ikisini seçmiştik arkadaşımla. Diğer kitaplarından bir adım öne çıkmalarının sebebi de isimleriydi. Ben yazarı çok sevdim, diğer kitaplarını da ara ara alıp okumayı düşünüyorum. 💚
___________________________

Kitap, yazarın Otuzların Kadını’nı yazmaya çalışırken ne kadar zorlandığını ifade eden satırlarla başlıyor. Biçimsel sıkıntılardan söz ediyor: kağıt teksir mi olmalı yoksa pelür mü, harfleri italik mi yazsın yoksa normal mi vb şekilde içsel konuşmaların ardından aslında asıl sıkıntı ortaya çıkıyor; sözcükler. Yıllarca hüküm sürdüğü, her türlü şekle soktuğu kelimelerin Otuzların Kadını’nı gerçek anlamda yansıtamayacağını ve kendi iç dünyasının yansıması olarak kalacağından çekiniyor. Ardından gözü salondaki bir kadın portresine takılıyor, kitaba adını veren Otuzların Kadını’na. Ve böylece Uyar’ın düş mü gerçek mi dedirtecek anlatımıyla kitabın dünyasına giriş yapıyoruz.

Kitap, birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşuyor ve odak noktasını duvardaki portre oluşturuyor. Portrenin sahibinin kızının ağzından geçmişe yolculuk yapıyoruz. Portrenin sahibinin aslında yazarın annesi olduğunu bazı satırlarda fazlasıyla hissediyorsunuz.

Portrenin yapıldığı zamanlarda sahibinin neler düşündüğüne, düşlerine ve gelecekten beklentilerine, o heyecanına ortak oluyorsunuz. Bir portreye baktığınızda aslında sadece görüneni ya da görmek istediğinizi gördüğünüzü aslında arka planında ne hüzünleri, ne hayalleri barındırdığını size gösteriyor kitap.

Otuzların Kadını’nı yansıtan bir kitap gibi görünse de aslında her yaşın kadınını barındırıyor içinde: evliliğin yükünden sıkılmış bir eş, kendini yorgun hisseden bir anne, evladı ve eşi arasında kalan bir anneanne ya da hayalleri ve gerçekler arasında kalan bir torun. Bu yüzdendir ki sanırım siz birçok satırda aslında kendinizden ya da çevrenizdeki bir tanıdıktan da bahsedildiğini hissediyorsunuz, anlatılan karakteri eleştirirken bir nevi özeleştirinizi yapıyorsunuz ya da kendiniz yahut sevdiğiniz biri başarmış gibi mutlu oluyorsunuz.

Öyküler arası geçişlerde bazı zamanlar fazlasıyla yarım kalmışlık hissini yaşatıyor yazar. Tekrardan kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de aslında büyük bir boşluğun arada olduğunu hissediyorsunuz. Aynı hayat gibi.

Uyar, kadınların iç dünyalarını gözler önüne sererken dış dünyadan da soyutlamıyor bizi. Dönemin siyasi olaylarına, gençlerin eylemlerine, yaşanılan sıkıntılara, ekonomik sorunlara ya da kültürel çatışmalara da yer veriyor. Bunu yaparken üzerine çok yorum yapmıyor, size bir fotoğraf gibi sunuyor ve gerisini size bırakıyor.

Sayfa sayısının azlığına rağmen birçok duyguyu dolu dolu içinde barındıran bir kitap. Özellikle de kelime oyunları yapmadan basit bir anlatımla sizi etkileyecek bir anlatıma sahip. En azından benim için böyleydi, bana hitap eden bir yazım tarzı olduğu için ben beğenerek okudum.


Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar:

- Belki de yazma eylemi, şu ufak tefek insan bedeninin koskaca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur.(syf 14)

- (..) kitapçı dükkânı açmanız yerinde bir karar, bana sorarsınız. Her gün sevdiğiniz yazarlarla onları seven okurların arasında olacaksınız. Eski-kitap-kokusu duyacaksınız. (syf 32)

- Bir dudak boyası lekesi, bir parfüm kokusu, bir iki saç teli bulup haklı çıkmak geldi içinden. Arasa bulabilirdi de, ama boşuna bir çabaydı. Kocasının onu başka kadınlarla aldatma olasılığı bir yana, asıl onları kendisiyle arada bir aldatmasına katlanamazdı, hiçbir haklılık uğruna. (syf 45)

- Yaşamak, bir günü daha atlatmak demekti, o kadar. (syf 47)

- Acaba bizler, yara-almadığımıza, güçlü olduğumuza bu kadar inanan çocuklarımızın bir gün biz yok olduğumuzda duyacakları boşluğu nasıl hafifletebiliriz? Şimdiden başlamalı, ama nerden? (syf 50)

- Ama kırtasiye dükkanları dünyanın her yerinde aynı kokuyordu: kişiye yalnızlığını hissettiren, öte yandan da bir renk cümbüşüyle çevresini sarmalayan kışkırtıcı bir koku. (syf 55)

- Televizyonun Türkçemi giderek bozacağından kaygılanmam sizce yersiz mi? (syf 87)

Merhaba canım,
  Önce iyi bir haber: yalnızlığa sandığımdan daha çabuk alıştım. Aslında sensizliğe demek daha doğru, çünkü ne de olsa yalnızlığa baştan beri alışkınım. (syf 107)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınlarının 2018 senesindeki VII.Baskısına aittir.
*Fotoğraf, ortak okuma yaptığım arkadaşıma aittir. 

6 Ocak 2020 Pazartesi

Yalçın Tosun__Peruk gibi Hüzünlü



Önceden okuduğum bir kitaptı, yağmurlu bir hava var yaşadığım yerde dün geceden beri, aklıma geldi, hüzün kokusu yağmur kokusuna karışsın biraz. 
_____________________

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok sevdiğim bir arkadaşımın hediye etmesiyle tanıştım yazarla, bundan sonra da kitaplarını okuma listeme alacağım. 

Kitap 4 bölümden oluşuyor, her bölümde 4 hikaye var. Her bölüm yazarın aynı isimli şiirinden bir alıntıyla başlıyor. Hatta bu şiir Mabel Matiz tarafından da çok güzel yorumlanmış, insanın içine işliyor. Kitaba ara verdiğinizde ya da bitirdiğinizde dinlemenizi tavsiye ederim, hikayelerin etkisini daha da kalıcı kılıyor. Hatta şu an yorumu yaparken dinliyorum. Belki siz de dinlersiniz diye yazının sonuna ekliyorum.

Hikayelerin konularına bakınca, kadınlara, erkeklere, ensest mağdurlarına, eşcinsellere, aşıklara ve aklıma gelmeyecek hayatın her kesiminde karşılaşabileceğimiz olaylara yer verilmiş. Kitap, elinize aldığınızda bir oturuşta bitireceğiniz akıcılıkta olmasına rağmen ne yazık ki anlatılan hikayelerin içeriği size dayak yemiş hissi verdirtebiliyor, o an sadece sayfaya bakakalıyorsunuz, hatta bazen yanlış mı anladım diyerek bir kaç satır geriye dönüp üzerinden geçtiğiniz cümleler oluyor. 

Kitapta hoşuma giden bir diğer husus ise; bazı davranışlar o kadar tanıdık ki o sahne hemen gözlerinizin önüne geliyor, hoşunuza gitmeyen bir konu konuşulduğunda camdan dışarı bakmak ya da ben bir çay suyu koyayım diyerek ortamı terk etmek, yemeğin tadının tuzunun o an en önemli mevzuymuş gibi dile getirilmesi vs. duygu aktarımları çok gerçekçi ve de ruha dokunur şekildeydi, en azından benim için öyleydi. 

Bazı hikayelerden sonra ve kitabı bitirip kapağını kapattığımda bir süre düşündüm, düşündüklerim ruhuma ağır geldi ve içimden ben en iyisi bir çay suyu koyayım diyerek kitabı rafa kaldırdım.

Öykü okumayı seven biri olduğum için benim hoşuma gitti, ilgilisine de tavsiye ederim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:

- Her şey her zaman olduğu gibi insanın kendisiyle ilgiliydi işte, kendisiyle ve hissedip söyledikleriyle. (syf 31)

- Ağlamazken bir insanın bu kadar hüzünlü görünebileceği aklına gelmemiştir. (syf 58)

- Amaçsızca ve bir anda karar verilerek çıkılan yolculukların ilham verici, hatta kimi zaman yenileyici olduğu söylenir. (syf 68)

- Neden ben onlar gibi değildim sanki? Neden değişmiyordum hiç? Bir kez bile bir şeyi hafife alarak oluruna bırakmıyor, bir kez bile boş veremiyordum. (syf 71)

- Aşk gözümü kararttı işte, bazen onun da herkes gibi etten kemikten bir insan olduğunu unutuyorum. (syf 76)

- Her şeyi sevemez ki insan, yaralanarak hiç sevemez. (syf 88)

- İnsan kalbidir gün gelir soğur. Onunki de soğudu, acısı dayanılır oldu. (syf 105)

______________________________________________________________




1 Temmuz 2019 Pazartesi

Aziz Nesin'den Sosyalizm Geliyor Savulun



İlk yazmaya başladığım sıralardı, her aya bir Nesin kitabı okumaya çalışıyordum, o zamanlarda okuyup paylaşmayı atlamışım. 

Her aya bir Nesin kitabı okumalarımın bir diğer durağıydı bu kitap. İçerisinde 13 öykü bulunuyor, başlardaki öyküler diğer öykülerine oranla daha uzundu, bu durum da beni oldukça mutlu etti, çünkü uzun öyküleri daha bir roman tadında oluyor, daha doyurucu ve daha ayrıntılı, bir de ben karakterlerin ve de olayın geçtiği yerlerin betimlemelerle canlandırılmasını seven biri olduğum için olayın içerisinde kendime bir tabure çekmişim gibi hissedebiliyorum. Bu öykülerin bazılarında da bu hissi çok iyi yaşadım.

Bazı öykülerin sonu sürpriz olmasa da ilerleyişinde yer alan nokta atışlar hem güldürdü hem de düşündürdü. Sonlarda yer alan-Altın Palmiye Ödülü kazandığını anlattığı- öyküleri ise en sevdiklerim oldu diyebilirim. Yaşadıklarımı yazsam roman olur sözünün öyküye dönmüş haliydi, kişi ve yer adlarını değiştirip anlatsan kurmaca olduğunu düşündürtecek kadar komik ama okudukça yaşanılmış olan tuhaflıkları göz önüne aldıkça neden olmasın dedirtecek kadar da gerçek. :)

Kitabın son sayfalarında mizaha dair satırlar da altı çizilecek cinstendi, çok çok hoşuma gitti. 

Yine sevdiğim bir okumaydı benim için, ilgilisine tavsiye ederim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Benim konser eleştirim de gazetede geniş bir yer almıştı. Bu yazı benim gazetecilik hayatımın ilk başarısıdır. Çünkü konser eleştirisiyle bizim gazete, bütün öteki gazeteleri atlatmıştı. Öbür gazetelerin birinci sayfalarında küçük bir haber olarak, konserin geri bırakıldığı bildiriliyordu. Oysa ben geri bırakıldığı için verilmeyen bir konserin eleştirisini yapan dünyada ilk gazeteci olmuştum. (syf 39)

(+)Sizi anlayabilecek insan nerede? Yok, yok...
   (-)Bir kişi bile anlasa, bu mutluluk yeter insana... dedim. (syf 110)

- Yolda bir gazeteci arkadaşımı gördüm. 
  (+) Ben ölmüşüm.. dedim.
  (-) Hangimiz yaşıyoruz ki.. dedi. (syf 132)

- Eh, bizde yazarın kaderi bu, yazınızı beğenen söver, beğenmiyen söver.. (syf 183)

- Sayın okurlarım, amacım size ALTIN KİRPİ haberini vermekti. Ama görüyorum ki zamanımızın olayları içinde bir yazarın Altın Kirpi değil , altın deve kazanması bile önemli sayılmıyor. (syf 196)


*Alıntlar; Yaylacık Basımevi 1978 senesi V. Basıma aittir. 

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sabahattin Ali- Çakıcı'nın İlk Kurşunu




Yazarın ardında bıraktığı bir sandığın içinden çıkan hikaye, şiir ve yazılarından oluşan bir derleme kitap. Sevdiğim bir yazarın sakladığı sırlarının ortaya çıkması, gizli dünyasına açılan bir pencereden ona bakmak gibiydi. Bazı öyküleri için keşke yayınlamasaydım diyen biri için yayınlamadığı yazılarını gün yüzüne çıkarmak ne kadar doğrudur bilemiyorum ama okuma fırsatını yakaladığım için de kendimi şanslı bulanlardanım. 

Kitabın önsözünde bu kitabın ortaya çıkışına, hazırlanış sürecine ve sunulan içeriklere dair bilgiler veren detaylı ve doyurucu bir önsöz vardı. Bazen okunmadan geçilen bu kısımların kitabı okumaya geçmeden önce güzel bir hazırlık ortamı yarattığını düşünüyorum. 

Kitabın ilk kısmında karşımıza hikayeler çıkıyor, en uzun hikayesi de kitabın adını aldığı Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ydu ve ben en çok bunu sevdim, benim için daha bir doyurucuydu, diğer hikayeler kısa olduğundan mıdır ya da benden kaynaklı mı bilmiyorum ama beni etkisi altına alamadı. Bir hikayesi de tamamlanmamıştı, aslında çok malzeme çıkacak bir konusu vardı, eminim ki devamı gelseydi bol betimlemeli ve olaylı bir öykü olurdu. :) 

İkinci kısım şiirlerden oluşuyordu, sol sayfasında kendi el yazısıyla yazılmış, orijinal metinlerin yer alması sağ kısımda da günümüz Türkçesiyle yer almasını çok sevdim, hatta bazı şiirlerin yanına küçük küçük çizimler yapılmış, şiirin içeriğini yansıtan minik figürler ayrı bir güzellik katmıştı. Sabahattin Ali’nin çizim yeteneğini bu kitap sayesinde keşfettim diyebilirim, kitabın sonunda birkaç resim çalışmasına da yer verilmiş. 

Yazarın düşüncelerini anlamada son kısımda yer alan yazılar bölümü en güzel kısımdı. Özellikle kadına dair yaptığı konuşma gerçekten çok anlamlıydı, çok beğendim. Altı çizilesi çok satır vardı. 

Kitabın bir bölümünde de yazmayı planladığı kitap isimleri ve kısaca ne üzerine olacağına dair notlar vardı, keşke yazabilseydi de benim gibi seven okurları da okuma fırsatı bulabilseydi. Bu kitap hakkında diyebileceğim, evet diğer kitaplarına oranla daha az etkileyiciydi ama yazarın yazın dünyasında bir adım daha atmış oldum.


Altını çizdiğim bazı satırlar: 

Hayatta fikirler çok büyük, kafalar çok küçük... (syf. 18)

Ben onun uzak bir işaretiyle derhal hayatımı veririm. 
   Acaba o..
   Bana elini verecek mi?..
   "Hayır..."
(syf. 27)


Hiç kimse hiç kimseyi yükseltmez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. (syf. 117)

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. (syf. 118)

Bize yeni bir hayat getirecek yeni bir nesil, yeni bir hamle, yeni bir dünya görüşü gerek... (syf. 128)

- (..) insan sevmekte de, nefret etmekte de hürdür. (syf. 135)


*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 18. basıma aittir.

20 Aralık 2018 Perşembe

Aziz Nesin'den Mahallenin Kısmeti



Bu ayın Nesin kitapları arasındaki kısmetim de bu kitapmış, iyi ki de öyle olmuş, çok keyif alarak okudum. 

Kitabın adını veren ilk öyküsü en uzun olandı, bir nevi roman tadındaydı, genelde kısa öyküleri ağza bir parmak bal çalmış hissi yaşatırken bunda kendimi kovanın içinde bulduğumdan ötürü ayrı bir sevdim, olayın gelişim sürecinin ayrıntılı olması ve karakterlerin kendine has özelliklerinin betimlemelerle ifade edilip kafada canlandırmaya yardımcı olması sevdiğim yönüydü. Bazı satırlarda film seyredercesine olayı yaşayıp güldüğümü itiraf edemeden geçemeyeceğim. :) 

Diğer öyküleri de her zamanki gibiydi, kısa olmasına rağmen vermek istenen mesaj tek cümlede bile sayfalar okumuşsunuz gibi etki ediyordu. Bazı öyküleri roman olacak malzemeye sahip olduğu için kısa olmalarına bazen içerliyorum ama yine de aslında az kelimeyle çok şey okudum en azından diyerek kendimi teselli ediyorum. 

Genelde her okuduğum kitabının ardından yazdığı kişileri. olayları nasıl buluyor ya da hiç yazdığı gibi kendinin de eleştirilme ihtimali düşündüğü oluyor mu diye aklıma gelirdi, yazdığı son dört hikaye öncesi karakterler hakkında kısa bilgi verip bu hususa değinmiş, onları ayrı bir sevdim, birebir yaşandığını ifade ettiği için olabilir. :)

Kısacası, yazarın tarzını severler için tavsiye ederim.

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

- İnsanın bir türlü sırtından atamadığı taşınması en zor yük, kendi ağırlığıdır.


- Kötü kişileri yermek, yazar için ne denli kolay, ne denli rahatlatıcıdır. Yazar için zor olan, sevdiği kişileri eleştirmektir. (syf. 177)


-   - Siz, dedi siz? .. Siz misiniz? 
    +Evet... dedim, evet ben...
     Elimi sıktı,
   - Hoş geldiniz, ben sizin okurlarınızdanım. Hiçbir yazınızı kaçırmam.

      Bir yazarı bundan daha çok sevindirecek bir olay var mıdır? Bir küçük ilçede, karanlık bir gece, bir okurunuz kör bir ışıkta sizi tanıyor.
(syf. 178)

*Alıntılar; Kardeşler Basımevi'nin 1981 yılındaki 8.basıma aittir.

13 Kasım 2018 Salı

Tomris Uyar-Yaz Düşleri Düş Kışları



Tomris Uyar, çok merak ettiğim ama bir türlü fırsat bulup okuyamadığım bir yazardı, bir etkinlik kapsamında kitaplarını incelerken arkadaşımla ikimizin de aynı anda iki kitabı gözümüze çarpmıştı, işte biri buydu, diğeri de –Otuzların Kadını- okunma sırasını beklemede. 

Yaz Düşleri Düş Kışları tam da ismiyle kitabın ruhuna yakışır, tam anlamıyla kitabın atmosferini yansıtıyor. 9 öyküden oluşan kitapta insanların sıradan hayatlarına misafir oluyorsunuz, normal seyrinde devam eder gibi görünürken birden insanların düşlerine sapıyorsunuz, yazarın kalemi o kadar samimi ve doğal ki bazen düş mü gerçek mi diye bocaladığınız anlar oluyor. Düşsel yolculukta o kaçışın, hayalin, umut kırıntıların size aynı yaz havasında denizin yüzünüze ılık ılık esmesi gibi hissettirirken aslında gerçeklerin kış mevsimi kadar ayaz ve soğuktan uyuşmuş ellerinizi hangi cebinize koyacağınızı kestirememenin verdiği hisle çaresizliği yansıtıyor. 

Öykülerin her birine eşit mesafede olsam da ilk başlarda kitabın kapağını kapattığımda –Kuskus, Metal Yorgunluğu, Beyaz Bahçede ve Oyun- adlı hikâyelere dair satırların hala zihnimde canlandığını itiraf etmeliyim. :) Her ne kadar anlatımı basit, günlük konuşmalarla ifade edilen satırlar olsa da duygu aktarımı bana karakterin o anki durumunu yansıttı, betimlemeleri abartısızdı ama samimiydi hatta bazı satırlarda bahçede ağaçların altından geçerken onlara dair ifadelerinde burnuma çiçeklerin kokusu da gelmedi değil :) 

Öykülerin bazılarında yarım kalmışlık hissi vardı ama beni rahatsız etmedi, bir öyküsünde yarım kalan bir bina hakkında karakter -bitseydi beğenen az olurdu, şimdi düşleriyle tamamlıyorlar yapının eksikliklerini, yarım yamalaklığında kendi yaşamlarının özetini görüyorlar- şeklinde bir konuşma vardı, bazılarının ardından ben de birkaç şey düşündüm böylelikle :)

Unutmadan bir de bazı öykülerin şiirle harmanlanmış oluşu da hoşuma gitti, şiire mesafeli olan bana böyle düzyazıyla desteklenince daha bir hoş geldi. 

Kısacası, öykü sevdiğimden ve anlatımı bana hitap ettiğinden, benim hoşuma gitti.


Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:


- Birşeylerin bir daha geri gelmemecesine kayıp gittiğini düşündü: adları olmayan yılların, günlerin, birtakım tekdüze mevsimlerin, kışların... (syf. 7)

- +Gelincik, kırmızı bir hayvan mıdır? 
  - Yok canım, diye toparlamaya çalıştı Anneanne. Çiçektir. Renk renk bir cam parçasını andırır. Kış bittiğinde kırlarda görünür. Kırmızıdır, doğru. Düşler gibi. Uzaklardaki bayırlar gibi. (syf. 12)

- (..) güzellik, ölümle içiçe yürür burada. (syf. 19)

- Gerçek öyle çabuk değişiyordu ki, adı konulana, içyüzü anlaşılana kadar dış yüzü tanımsızlaşıyordu. (syf. 22)

- (..) kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli. (syf. 30)

- Söylentiler birbiriyle çelişiyordu, ama "birbirini tutmayanlar kuralı" burada da geçerliydi: söylentilerin biri yalanlanınca öbürleri gerçek sayılıyordu. (syf. 54)

- (..) her zaman sevdiği kadına dediği gibi ona da "biricik", diyecekti, "en", "tek", "ilk", "son" diyecekti. (syf. 57)

- + Şuramda bir şey sancıyor, dedi. 
   - Yalnızlık, dedim. (syf. 78)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki VI. baskısına aittir.
*Fotoğraf; etkinlik ile sayfaları beraber çevirdiğim sevdiğim arkadaşıma aittir.

23 Ekim 2018 Salı

Aziz Nesin - Zübüklüğün Sonu Yok (Seçilmiş Öyküler)



Her aya bir Nesin kitabı seçip okumaya karar verdim, çok zaman geçti, arasında okuduklarım da var okuyup hatırlamadıklarım ve hiç kapağını açma fırsatı bulamadıklarım da elbette ki. Ekim ayım bu kitapla olsun bakalım. :)

Aziz Nesin'in öykülerini okurken genelde karakterin ismini değiştirmem zor olmuyor, çünkü çevremde ya da yakınlarımın aracılığıyla onlara benzer kişilerin varlığından haberdar oluyorum, ne yazık ki. Hatta bu kitabında da öyküye başlarken ben şu ismi söyleyeyim ama siz kim olduğunu bilirsiniz tarzında bir tabirle başlıyor ve siz hemen boşluğu dolduruyorsunuz. İlk okumaya başladığım zamanları düşünüyorum da aradan kaç yıl geçmiş olmasına rağmen öykülerinin verdiği gerçeklik hiç azalmıyor aksine katlanarak artıyor. Bir kere okudum diyerek rafa kaldırmak yerine belli zaman aralıklarında -5-10 yıl örneğin- okuduğunuzda aldığınız tat da o oranla değerlenecek ve değişecektir. İlk okuduğum zamanlar yaşımın verdiği çocukluktan olsa gerek sadece gülerdim, bana eğlenceli gelirdi, sonra büyüdüm ve tekrar okudum vay be aslında şuna atıf yapıyormuş ben görüneni okumuşum sadece dedim ve çocuk aklıma güldüm bu sefer de. Eminim ki, hala anlatmak istediği birçok şeyi tam anlamıyla alamıyorum, daha çok okumam ve onun konu ettiği zamanları bilmem gerekir. Kısacası, benim okumalarıma daha çok misafir olacak ve düşüncelerim arasında uçurumlar oluşturacak diye düşünüyorum. :)

Bu seçilmiş öyküler kitabında da, toplumun aksak yönlerine, akılcı geçinenlere, başkalarını ezip yükselmeye çalışanlara, en namuslu kendileri geçinenlere, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın ben keyfime bakayım diyenlere ve bunun gibi nicelerine bakış atacaksınız.

Seçilmiş öykülerden oluşan bir kitap olduğu için; kitapların okuyanlara ya da bazı yerlerde yayınlanan öykülerine bakış atanlara bazıları tanıdık gelebilir, benim de arasında ben bunu daha önce okumuştum dediğim bazı öykülere rastladım ama aradan geçen zamandan mıdır nedir eksik kalmış kısımları vardı, onları tamamlamış oldum.

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

- Memlekette sözünü tutan adam kalmamış. Bir söz verdin mi, ölsen bile sözünü tutacaksın. Söz ne demek? Söz demek, namus demek. (syf. 9)

-   Sayın politikacımızın odasına girdim. Bir kitaba dalmıştı:
   "Ne okuyorsunuz üstat?" dedim.
   "Demokrasinin canına okuyorum" dedi. (
syf. 24)

- Ticaret, tatlı iş kardeşim, dedi. Parayı veren malı alamayacağını biliyor. Parayı alan da malı veremeyeceğini biliyor. Ama ne var ki, bir ümit işte... Hani, "belki" yok mu? Belki bulur da biyerden getirir. (syf. 35)

- Asıl yardım gizli olur, dedi, iyilik kimin tarafından yapıldığı belli olmayandır. (syf. 154)



*Alıntılar; Nesin Yayınevinin 2006 senesinde yayınlanan baskısına aittir.

21 Ekim 2018 Pazar

Mine Söğüt'ten Deli Kadın Hikayeleri




Kitapta 21 hikaye var, bu hikayeler öyle okuyup geçeceğiniz tarzda olmayıp aksine okudukça ruhunuzu kanatmakla kalmayıp düşüncelerinizden kaçmak isteyeceğiniz kadar iç karartıcı. Kitaptaki öykülerin çıkış noktası delilik, delirerek ölenlere diye başlıyor ama onları bu noktaya getirenler neler onları görüyoruz. Yaşanılanlar hiç kolay değil, kadın olmanın en zor hallerini gözler önüne sermiş yazar; tecavüz, istismar, şiddet, travmalar vb. Her öykü farklı bir olumsuzluktan beslenmiş. Bunlar günümüzün de değişmezleri olduğu için okurken insan etkilenmeden geçemiyor. 

Kitabın sayfa kalitesi o kadar güzel ki, pürüzsüz , parmaklarınız sayfalarda kayıp gidiyor, bunu neden bu kadar ayrıntılı ifade ettiğime gelirsek bana sanki anlatılanların ağırlığına, yapılanların çirkinliğine, kadınların bedenen ve ruhen çektiklerine inat hayatın yine de kaldığı yerden devam edişini simgeliyor, hayata yeni bir sayfa açmak gibi aynı.[ Sayfa kalitesini de buna bağlayan benden başkası da yoktur sanırım. :)] 

Bazı sayfalar arasında yer alan görseller beni ürkütmedi dersem yalan olur, o kasvetli havayı çok güzel yansıtmışlar. Onlara da ayrıca bayıldım. Hikayelerle birlikte düşününce etkisi daha vurucu oluyor. 

Yazarın dili sıradan değildi, anlatım herkese hitap etmeyebilir, gününde okunmadığında etkileyiciliği azalabilir, benim için doğru bir tercihti. 


Deliliğe yakın hissettiren alıntılardan bazıları; 


- Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz. (syf. 12) 

- Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki? (syf. 20) 

+Deli olduğunun farkında mı?'' 
   - Evet farkında.'' 
   + Deliliğinden kurtulmaya çalışmamış mı hiç... iyileşmeye?'' 
   - Hayır. O çok sevmiş deliliğini.'' 
   + Nereden anladınız bunu?'' 
  - Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan... kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir. Kendini ve deliliğini... (syf. 44) 

- Deliliğin cazibesi ne kadar tehlikelidir bilemezsiniz... (syf. 119) 

- Modern bir mezarlık arıyoruz. Birlikte geçmişi ve geleceğimi gömeceğiz. (syf. 155) 


* Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesinde yayınlanan 13. Baskısına aittir. 
* Fotoğraf; bana bu kitabı hediye eden, kitaplar ile anılarımızı iyice zenginleştirdiğim arkadaşıma aittir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Katherine Mansfield-Çocuksu Bir Şey



Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, öykü okumayı çok severim, o yüzden de kitabı okuma listeme eklemiştim. 

Kitap hakkında gözüme hiç yorum çarpmadı, o yüzden olumlu-olumsuz görüşlere maruz kalmadım, beni etkileyecek bir durum olmadan da kitabı bitirmiş oldum. :)

Hayatın içinden çok da önemli olmayan herhangi bir konu üzerine sohbet edercesine diyaloglarla desteklenmiş kısa öykülerden oluşuyor. Hatta bazı öykülerin bir olay örgüsü bile yok, başlamasıyla bitmesi bir oluyor, sadece size duygu aktarımları ve karşıt fikirlerin anlaşmazlığı sonucu ortaya çıkan düşünceler kalıyor.

Birkaç öykü beni çok etkiledi, bunda da olay bütünlüğü ve bazı kelimelerin kullanımın birbirini çok güzel tamamlaması oldu, sayfalarca bir olayı okursunuz ama orada geçen bir kelime aslında olayın kilit anahtarı konumunda olur, sizi etkiler, öyle bir hissiyat verdi bana. :)

Genel olarak bakarsam ama daha güzel öyküler okudum, bu öyküler onların yanında beni aman aman etkilemedi. Eğer öyküyle aranız yoksa tercih ederken birkaç kere düşünmenizi tavsiye ederim, çok cazip gelmeyebilir. Öykü okumayı sevenlerdenseniz de beklentinizi düşük tutmanızı öneririm.

Son olarak da benim okuduğum eski basımıydı yenilerde nasıldır bilemiyorum ama bazı konuşmalarda geçen yabancı dildeki konuşmaların çevirileri yoktu, dipnot şeklinde onları da okumak isterdim. Ayrıca, sonraki basımların kapakları daha renkli ve beni oku diyor resmen, eskilerin düz beyaz olması beni pek açmadı. :) 

Altını çizdiğim bazı satırlar:

- Ah, dedi küçük kız, başım senin yüreğinin üstünde; çarptığını duyabiliyorum. Ne kadar büyük yüreğin var, babacım canım. (syf. 73)

- (..) bir şeyleri konuşacak kimseniz yoksa kısa sürede kafanızdan uçup gidiyordu olaylar. (syf. 77)

- Yüreklilik, söz dinlemeyen köpeğe benzer, bir kez kaçmaya koyuldu mu ne kadar çağırmaya kalkışsanız o kadar hızla koşar. (syf. 86)

- "Niçin tutkularını yadsımakta direniyorsun? Niçin utanıyorsun onlardan?" diye üsteledi.         "Utanmıyorum. Ama üstlerini örtüp bırakıyorum, yalnızca arada bir ortaya çıkartıyorum, tıpkı sevdiğim insanlar çaya geldiğinde çıkardığım özel küçük reçel kavanozları gibi." (syf. 95)


*Alıntılar; Türkiye İş Bankası'nın 2013 senesindeki I. baskısına aittir.

11 Ekim 2018 Perşembe

Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya'sı




Evet, yazarın bir kitabını daha bitirdim, tüm kitaplarını okuma yolunda adım adım ilerliyorum. 

İçerisinde 13 öykü bulunan bu kitabı bir solukta okumak yerine tam anlamıyla sindire sindire okudum diyebilirim. Yazarın en sevdiğim yönü; sadece yaşadığı dönemde değil günümüzde de güncelliğini koruyacak olayları yazmış olmasıdır. Bazı karakterleri etrafınızda görmüşsünüzdür ya da bir yakınınızın başına gelmiştir de ondan duymuşsunuzdur, o derece tanıdık. Sizi şüpheye düşürecek tek şey öykülerin sonundaki tarihler, onları yok saydınız mı her şey yerli yerine oturuyor. 

Bazı hikayeler kısa olmasına rağmen vurucu etki yapıyorlar resmen; Ayran öyküsü onlardan biriydi benim için. Başkahraman ile aynı çaresizliği hissettim, çok üzüldüm, çok da kızdım. Isıtmak İçin adlı hikayede de aynı duyarsızlığı, aynı haykırışları, sessiz çığlıkları yaşadım. 

Her öyküde içime işleyen, işte şurası kırılma noktasıydı dediğim birçok hayata tanıklık ettim. Anlatmaya kalksam her öyküden bir şeyler karalarım, yüreğime her biri dokundu, ben sevdim, yaşanılanları olmasa da aktarımları en azından. 

Öykü sevenler için tavsiye edebilirim, sevmeyenler için de belki hepsi olmasa da biri yüreğinin saklı bahçesine filizlenmeye başlar bir denesen keşke diyebilirim.


Kitabın dünyasında beni etkileyen alıntılardan bazıları:

- Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. (syf. 8)

- Aptal mıdır nedir ? Boyuna kitap okuyup düşünür .Biz de çok okuduk ,ama faydası olmadı. (syf. 25)

- Kim olursan ol... Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır... Hiç olmazsa bir tek sözü. (syf. 45)

- Kaçmak, her zamanki gibi, her şeyden kaçmak... Görmekten, duymaktan ve beraber ızdırap çekmekten kaçmak. (syf. 47)

- Hepsi bir varmış, bir yokmuş. İyi gün de, kötü gün de düş gibi gelip gidiyor. (syf. 64)

- Bir tek ümidim, ayakta duramayacak kadar yorgun oluşumdu. (syf. 69)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 22.baskıya aittir. 

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)