Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2020 Cuma

Tomris Uyar__Otuzların Kadını


Tomris Uyar ile geç tanışanlardanım, bu okuduğum ikinci kitabıydı. İlk okuduğum kitabı Yaz Düşleri Düş Kışları'ydı. O kitabı merak edenler üzerine tıklayıp eski yazıma ulaşabilir. 😇 Bir okuma etkinliği için ikisini seçmiştik arkadaşımla. Diğer kitaplarından bir adım öne çıkmalarının sebebi de isimleriydi. Ben yazarı çok sevdim, diğer kitaplarını da ara ara alıp okumayı düşünüyorum. 💚
___________________________

Kitap, yazarın Otuzların Kadını’nı yazmaya çalışırken ne kadar zorlandığını ifade eden satırlarla başlıyor. Biçimsel sıkıntılardan söz ediyor: kağıt teksir mi olmalı yoksa pelür mü, harfleri italik mi yazsın yoksa normal mi vb şekilde içsel konuşmaların ardından aslında asıl sıkıntı ortaya çıkıyor; sözcükler. Yıllarca hüküm sürdüğü, her türlü şekle soktuğu kelimelerin Otuzların Kadını’nı gerçek anlamda yansıtamayacağını ve kendi iç dünyasının yansıması olarak kalacağından çekiniyor. Ardından gözü salondaki bir kadın portresine takılıyor, kitaba adını veren Otuzların Kadını’na. Ve böylece Uyar’ın düş mü gerçek mi dedirtecek anlatımıyla kitabın dünyasına giriş yapıyoruz.

Kitap, birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşuyor ve odak noktasını duvardaki portre oluşturuyor. Portrenin sahibinin kızının ağzından geçmişe yolculuk yapıyoruz. Portrenin sahibinin aslında yazarın annesi olduğunu bazı satırlarda fazlasıyla hissediyorsunuz.

Portrenin yapıldığı zamanlarda sahibinin neler düşündüğüne, düşlerine ve gelecekten beklentilerine, o heyecanına ortak oluyorsunuz. Bir portreye baktığınızda aslında sadece görüneni ya da görmek istediğinizi gördüğünüzü aslında arka planında ne hüzünleri, ne hayalleri barındırdığını size gösteriyor kitap.

Otuzların Kadını’nı yansıtan bir kitap gibi görünse de aslında her yaşın kadınını barındırıyor içinde: evliliğin yükünden sıkılmış bir eş, kendini yorgun hisseden bir anne, evladı ve eşi arasında kalan bir anneanne ya da hayalleri ve gerçekler arasında kalan bir torun. Bu yüzdendir ki sanırım siz birçok satırda aslında kendinizden ya da çevrenizdeki bir tanıdıktan da bahsedildiğini hissediyorsunuz, anlatılan karakteri eleştirirken bir nevi özeleştirinizi yapıyorsunuz ya da kendiniz yahut sevdiğiniz biri başarmış gibi mutlu oluyorsunuz.

Öyküler arası geçişlerde bazı zamanlar fazlasıyla yarım kalmışlık hissini yaşatıyor yazar. Tekrardan kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de aslında büyük bir boşluğun arada olduğunu hissediyorsunuz. Aynı hayat gibi.

Uyar, kadınların iç dünyalarını gözler önüne sererken dış dünyadan da soyutlamıyor bizi. Dönemin siyasi olaylarına, gençlerin eylemlerine, yaşanılan sıkıntılara, ekonomik sorunlara ya da kültürel çatışmalara da yer veriyor. Bunu yaparken üzerine çok yorum yapmıyor, size bir fotoğraf gibi sunuyor ve gerisini size bırakıyor.

Sayfa sayısının azlığına rağmen birçok duyguyu dolu dolu içinde barındıran bir kitap. Özellikle de kelime oyunları yapmadan basit bir anlatımla sizi etkileyecek bir anlatıma sahip. En azından benim için böyleydi, bana hitap eden bir yazım tarzı olduğu için ben beğenerek okudum.


Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar:

- Belki de yazma eylemi, şu ufak tefek insan bedeninin koskaca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur.(syf 14)

- (..) kitapçı dükkânı açmanız yerinde bir karar, bana sorarsınız. Her gün sevdiğiniz yazarlarla onları seven okurların arasında olacaksınız. Eski-kitap-kokusu duyacaksınız. (syf 32)

- Bir dudak boyası lekesi, bir parfüm kokusu, bir iki saç teli bulup haklı çıkmak geldi içinden. Arasa bulabilirdi de, ama boşuna bir çabaydı. Kocasının onu başka kadınlarla aldatma olasılığı bir yana, asıl onları kendisiyle arada bir aldatmasına katlanamazdı, hiçbir haklılık uğruna. (syf 45)

- Yaşamak, bir günü daha atlatmak demekti, o kadar. (syf 47)

- Acaba bizler, yara-almadığımıza, güçlü olduğumuza bu kadar inanan çocuklarımızın bir gün biz yok olduğumuzda duyacakları boşluğu nasıl hafifletebiliriz? Şimdiden başlamalı, ama nerden? (syf 50)

- Ama kırtasiye dükkanları dünyanın her yerinde aynı kokuyordu: kişiye yalnızlığını hissettiren, öte yandan da bir renk cümbüşüyle çevresini sarmalayan kışkırtıcı bir koku. (syf 55)

- Televizyonun Türkçemi giderek bozacağından kaygılanmam sizce yersiz mi? (syf 87)

Merhaba canım,
  Önce iyi bir haber: yalnızlığa sandığımdan daha çabuk alıştım. Aslında sensizliğe demek daha doğru, çünkü ne de olsa yalnızlığa baştan beri alışkınım. (syf 107)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınlarının 2018 senesindeki VII.Baskısına aittir.
*Fotoğraf, ortak okuma yaptığım arkadaşıma aittir. 

6 Ocak 2020 Pazartesi

Yalçın Tosun__Peruk gibi Hüzünlü



Önceden okuduğum bir kitaptı, yağmurlu bir hava var yaşadığım yerde dün geceden beri, aklıma geldi, hüzün kokusu yağmur kokusuna karışsın biraz. 
_____________________

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok sevdiğim bir arkadaşımın hediye etmesiyle tanıştım yazarla, bundan sonra da kitaplarını okuma listeme alacağım. 

Kitap 4 bölümden oluşuyor, her bölümde 4 hikaye var. Her bölüm yazarın aynı isimli şiirinden bir alıntıyla başlıyor. Hatta bu şiir Mabel Matiz tarafından da çok güzel yorumlanmış, insanın içine işliyor. Kitaba ara verdiğinizde ya da bitirdiğinizde dinlemenizi tavsiye ederim, hikayelerin etkisini daha da kalıcı kılıyor. Hatta şu an yorumu yaparken dinliyorum. Belki siz de dinlersiniz diye yazının sonuna ekliyorum.

Hikayelerin konularına bakınca, kadınlara, erkeklere, ensest mağdurlarına, eşcinsellere, aşıklara ve aklıma gelmeyecek hayatın her kesiminde karşılaşabileceğimiz olaylara yer verilmiş. Kitap, elinize aldığınızda bir oturuşta bitireceğiniz akıcılıkta olmasına rağmen ne yazık ki anlatılan hikayelerin içeriği size dayak yemiş hissi verdirtebiliyor, o an sadece sayfaya bakakalıyorsunuz, hatta bazen yanlış mı anladım diyerek bir kaç satır geriye dönüp üzerinden geçtiğiniz cümleler oluyor. 

Kitapta hoşuma giden bir diğer husus ise; bazı davranışlar o kadar tanıdık ki o sahne hemen gözlerinizin önüne geliyor, hoşunuza gitmeyen bir konu konuşulduğunda camdan dışarı bakmak ya da ben bir çay suyu koyayım diyerek ortamı terk etmek, yemeğin tadının tuzunun o an en önemli mevzuymuş gibi dile getirilmesi vs. duygu aktarımları çok gerçekçi ve de ruha dokunur şekildeydi, en azından benim için öyleydi. 

Bazı hikayelerden sonra ve kitabı bitirip kapağını kapattığımda bir süre düşündüm, düşündüklerim ruhuma ağır geldi ve içimden ben en iyisi bir çay suyu koyayım diyerek kitabı rafa kaldırdım.

Öykü okumayı seven biri olduğum için benim hoşuma gitti, ilgilisine de tavsiye ederim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:

- Her şey her zaman olduğu gibi insanın kendisiyle ilgiliydi işte, kendisiyle ve hissedip söyledikleriyle. (syf 31)

- Ağlamazken bir insanın bu kadar hüzünlü görünebileceği aklına gelmemiştir. (syf 58)

- Amaçsızca ve bir anda karar verilerek çıkılan yolculukların ilham verici, hatta kimi zaman yenileyici olduğu söylenir. (syf 68)

- Neden ben onlar gibi değildim sanki? Neden değişmiyordum hiç? Bir kez bile bir şeyi hafife alarak oluruna bırakmıyor, bir kez bile boş veremiyordum. (syf 71)

- Aşk gözümü kararttı işte, bazen onun da herkes gibi etten kemikten bir insan olduğunu unutuyorum. (syf 76)

- Her şeyi sevemez ki insan, yaralanarak hiç sevemez. (syf 88)

- İnsan kalbidir gün gelir soğur. Onunki de soğudu, acısı dayanılır oldu. (syf 105)

______________________________________________________________




31 Aralık 2019 Salı

Marcel Proust__Albertine Kayıp (Kayıp Zamanın İzinde - Altıncı Kitap)


Bir süredir hem kitaplarımdan hem de buralardan uzaktım. Kişisel sebeplerden dolayı uğrayamadım ama çok özlemişim buraları, vakit geçirince bunu daha da iyi hissettim. Bu yılın son yazısını sevdiğim yazar Proust'um ile yapalım istedim. Son kitabı okumaya da yeni yıla girdiğim saatlerde yapacağım. :) Herkese şimdiden güzel bir sene dilerim, her istediğinizin olması dileğiyle. Sevdikleriniz hiç hayatınızdan eksik olmasın. Tekrardan mutlu seneler. 💚
____________________________________________

Kayıp Zamanın İzinde serisi benim için bir dizi gibi devam ediyor, Mahpus kitabının son sayfalarında çok etkili bir sezon finali yapmıştı, Albertine Kayıp ile içimdeki o büyük heyecan ve merakla kaldığım yerden yeni sezonla devam ediyorum. 

Evet, Mahpus kitabındaki son sahneyi hatırlarsak Albertine her ne kadar gidişinin sinyallerini vermiş olsa da başkahramanla o kadar çok vakit geçirdiğimden olsa gerek onun gibi sürekli yok ya gitmez, yine düşüncesi değişir, bizi şaşırtır tarzında düşüncelere sahiptim. Gerçekleşeceğini bildiğim sondan kaçış ne yazık ki mümkün olmadı ve Albertine gitti. Seri boyunca ağzından her çıkan cümleyle beni gülümseten François’den gelen bu haber, bu sefer beni üzmüştü. Albertine’nin gidişi mi beni üzdü yoksa kahramanımızın düşüncelerinde bile ayrılırken pişman olması aklıma geldiğinden, onun bu durum karşısında yaşayacağı hisleri mi beni tedirgin etmişti bilemiyordum. Bu düşüncelerin ardından nihayet kitabı okudum ve yine çok sevdim. 

Kitap, ilk cümlesiyle - "Mademoiselle Albertine gitti!"- üzüntülü bir yolculuğa başladığımın sinyallerini vermişti. Bundan sonrası ise Albertine’nin yokluğunun kahramanımızın gözünden bize yansımalarıydı. Açıkçası, kitabı okurken yazar o kadar güzel betimlemeler ile düşüncelerini ifade ediyordu ki onların büyüsüne kapılıp Albertine dönecek mi dönmeyecek mi konusunu merak edecek fırsatım bile olmadı. 

Kahramanımız, Albertine yanındayken cevabını almasının kolay olacağı konularda bile o kadar çok ikileme düşüyordu ki, şimdi onun yokluğuyla iyice düşünceleri karmaşıklaşıyor. Açıkçası bir sayfada sayısız kere fikir değiştirmesi ve mantıklı olandan iyice uzaklaşması yer yer kahramanı yakasından tutup silkelemek istememe neden olmadı diyemem, kıyamadım ama yine ona. Özellikle de Albertine’e yazdığı mektubu okuduğum kısımlar, annesiyle tren yolculuğu sırasında yaptığı konuşmalar en keyif aldığım yerlerdi, çok güldürdü beni. :) 

Kitabın başından sonuna kadar kıskançlığın sayısız haline tanık oldum diyebilirim. Yazar uzun uzun kıskançlık üzerine düşüncelerini paylaşmış, onları bazı yerlerde somutlaştırmış ve benim altını çizmekten keyif aldığım o yazım ifadesine dönüştürmüş. Şu zamana kadar en çok altını çizdiğim kitap buydu. :) 

Her ne kadar kitabın büyüsünü bozmamak adına söyleyemesem de kitapta çok şaşırdım zamanlar yaşadım. O kısımları okurken üzüldüğüm daha sonra umutlandığım ama yine hayal kırıklığı yaşadığım anlar oldu. Birçok duyguyu bir arada hissettiğim nadir kitaplardan biri oldu benim için. Venedik’te geçen kısımlar ve onunla gezdiğim yerleri gözümde canlandırmam ise en canlı anlarımdı. 

Serinin sonlarına gelindiğinden olsa gerek o kadar çok şey yaşanmış ki sanki yakın bir dostumuzla geçmişten bahsediyormuş gibi hissettiğim zamanlar oldu. O eski konulardan bahsederken hep başkahramanın gözünden bakmıştım, olayın diğer kahramanın bakış açısıyla da birçok gerçeği görebildiğim için ayrıca güzeldi. 

Ve ben yine bu kitabın ardından kısa bir sezon finali yapıyorum, büyük final için de hem biraz buruğum hem de oldukça heyecanlı. Seriye veda edişim zor olacak gibi görünüyor. :)

Kitapta altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar:

- Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi.
(syf 7)

- Ne var ki, gerçekte insanlar nadiren dostça ayrılır, çünkü arada dostluk varsa, zaten ayrılmazlar! (syf 12)

- Bir romanı okurken, kadın kahramana sevdiğimiz kadının yüz hatlarını yakıştırmamanın imkânsız olduğunu biliyordum. Ama kitap mutlu bir sona bağlansa da, bizim aşkımız olduğu yerde saymıştır ve kitabı kapattığımızda, sevdiğimiz, romanda nihayet bize gelmiş olan kadın, hayatta bizi daha fazla sevmemektedir. (syf 39)

- Acının dinmesi mi? Ölümün var olan şeyi silip geri kalan her şeyi olduğu gibi bıraktığına, diğerinin varlığını sadece bir ıstırap kaynağı olarak algılayan kişinin kalbinden ıstırabı çekip çıkardığına, ıstırabı çıkarıp, yerine başka bir şey koymadığına gerçekten inanmış olabilir miydim? (syf 62)

- İnsan gönlünde yatanların ne kadar azını biliyor! (syf 62)

- (..) çoğu kez, âşık olduğumuzu anlamamız, hatta belki âşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir. (syf 92)

- Ara sıra, kalbimle hafızam arasındaki iletişim kopuyordu. (syf 112)

- Eski günler yavaş yavaş daha önceki günlerin üzerini örter, sonra da onları izleyen günlerin altına gömülürler. Ama nasıl ki dev bir kütüphanede en eski kitapların bile muhtemelen kimsenin arayıp sormayacağı birer nüshası bulunursa, her eski gün de içimizde yerini almıştır. (syf 128)

- Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de sadece, bizi sevenlere yalan söyleriz. (syf 194)

- İnsan ulaşamadığı veya kesin olarak ulaştığı hedefleri kolaylıkla küçümser. (syf 258)

- Tıpkı yaşayan insanlar gibi ölülerin de bir şeye sevineceğini mi üzüleceğini mi kestirmek imkânsızdır. (syf 263)

- Artık sevmediğimiz ve yıllar sonra karşılaştığımız kadınlarla aramızda ölüm yok mudur gerçekten de? (syf 280)

5 Ekim 2019 Cumartesi

Laurence Sterne - Tristram Shandy-Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri






Bazı kitaplar vardır, okursunuz, çok keyif almışsınızdır, kitabın birçok sayfasında yeri gelmiştir kahkahalar atmışsınızdır, yeri gelmiştir hem kızmış hem de eleştirmişsinizdir. Birçok duyguyu birden yaşamışsınızdır. Okurken bir sürü yorum yapmış, fikir yürütmüşsünüzdür, bu durum kitabın son sayfasına kadar sürmüştür. Asıl sorun bundan sonra başlar, kitabın sayfasını kapattığınız an, biri size nasıldı dese o an ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Bu durumu ben bir gösteriye gidip saatlerce esprilere gülüp anekdotlara hayran kalıp ardından hiçbirini aktaramamaya benzetiyorum, bu kitap da bana bu duyguyu yansıttı. 

Tristram Shandy, anlatılmaz, ancak yaşanılır diyebileceğiniz bir karakter. :) Tristram, size kendi hayatını anlatıyor, fakat bu sıradan otobiyografilerden çok farklı, çünkü romanın büyük bir kısmında kendisi yok, kendisi hariç bir sürü olaydan bahsediyor. Kitap doğumundan öncesine kadar gidiyor, annesi ve babasının evliliklerinden başlıyor. İlk iki bölümde henüz doğmamıştır ama anlattıklarına bakınca sanki yanlarındaymışçasına olayların en ufak ayrıntısına kadar bahsediyor. Ardından gelen iki bölümde ise doğumunun ilk gününde çakılı kalıyorsunuz, bir gün ötesine geçemiyorsunuz. Bu süreç diğer bölümlerde de böyle geçip gidiyor. 

Kitap birçok atıflardan oluşuyor, kimi zaman Cervantes, Shakespeare, Vergilius gibi yazarlara, bazen tiyatro oyunlarına, masallara, romanlara. Bunlar, her bölümün sonunda Dipnotlar ile belirtilmiş. Bu durum hem hoşuma gitti hem de okumamı zorladı. Şöyle ki, her bölüm sonu yerine sayfa altlarında olsaydı sürekli aç-kapa yaparak okuma bölünmeyebilirdi ya da en sona koyulsaydı bulmak daha kolay olabilirdi. Onun dışında direkt okuyup geçeceğim birçok satırın aslında farklı anlamları olabileceğini görmemi sağlaması hoştu. 

Kitaptaki her bir karakter kendine özgüydü diyebilirim. Toby amcanın olayları farklı yorumlaması, düşünceleri, çoğu yerde gülümsememe sebep oldu. Anne ve baba Shandy arasındaki muhabbetler ise ayrı keyif aldığım satırlardı. Özellikle annenin, her şeyi onaylaması ve hiçbir şeye karışmayan tutumu gülümsetmenin yanında bari bu konuda bir tepki ver dedirtti. Baba Shandy’nin bazı konularda takıntılı davranması ama ne kadar çok istese de olayların onun isteği dışında gelişmesi, kaderin cilvesini yineletip durdu :) Doktor ile olan kısımlar da ayrıca keyifliydi. 

Sonuç olarak, kitap güneşli bir havada sağanak yağmura yakalanmak gibiydi benim için. O kadar çok konu ve olaylara maruz kaldım ki, sadece ıslandığım kadarıydı anladığım. İyi ki okumuşum dedim mi evet dedim. Shandy’i tanımak güzeldi. :) 


Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:


- İNTİKAM, bir muzır köşeden başını çıkartır, hakkında bir namussuzluk hikâyesi uydurur, ve sen istediğin kadar iyi kalpli ol, istediğin kadar dürüst davran, belini doğrultamazsın. (syf 51)


- --- Çok hoş doğrusu; --- eğer istediğini elde edememişsen, --- asla ondan daha az "iyi"siyle yetinme; --- hayır, bu içler acısı bir durum olur. (syf 65)


- Yaşamak ve sağlıklı olmak arzusu insanın doğasında vardır; özgürlük ve gelişme isteği bu tutkunun kız kardeşi olurlar. (syf 113)


- KİŞİ kendini bir tutkuya teslim ederse, ---ya da, bir başka deyişle, BOŞZAMAN BEYGİRİ iyice dik başlı kesilip de gemi azıya alırsa, --- elveda serinkanlı sağduyu, elveda düzgün düşünce! (syf 114)


- Aristo'nun Başyapıtı'nda denilmiştir ki, " İnsan geçmişe ilişkin bir şeyler düşündüğünde, --- aşağı, yere bakar; --- oysa geleceğe ilişkinse düşünceleri, gözlerini yukarı, gökyüzüne çevirir." (syf 121)


- Bu dünyada insanın güvenebileceği ve en tartışmasız biçimde vakıf olabileceği tek bilgi, kuşkusuz, vicdanının temiz olup olmadığını bilmektir. (syf 139)


- KİŞİNİN bedeni ile ruhu---her ikisine derin bir saygı beslediğimi belirteyim---tıpkı ceketle astarı gibidirler; birini buruşturun,---öteki de buruşur. (syf 179)


- Ne kadar çok yazarsam geriye o kadar çok yazacak şey kalıyor---dolayısıyla da, zatıâlileriniz ne kadar çok okurlarsa geriye o kadar çok okuyacak şey kalacak. (syf 293)


- İnsan hayatı nedir ki! Bir taraftan bir tarafa---bir kederden ötekine geçmek değil mi?---bir derdin üstüne kilit vurup---bir başkasını açmak! (syf 335)

- Felsefenin her konuda söyleyeceği güzel bir söz vardır,---Ölüm konusunda ise bir kitap dolusu. (syf 358)


- Bu dünyada her şey, dedi babam, koskaca bir şakaya gebe,---ama zekice düzenlenmiş, ders alınacak bir şaka,---tabii anlayabilene. (syf 393)


- Herhangi bir nedenle engellenmek bir üzüntü nedeni olabilir, ama üzüntü nedeniyle engellenmek kuşkusuz feylesofların ÜZÜNTÜ üstüne ÜZÜNTÜ diye adlandırdıkları durum olmalı. (syf 517)




*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki VI.Basımına aittir.
**Fotoğraf; Ortak okuma arkadaşıma aittir.

7 Eylül 2019 Cumartesi

Marcel Proust- Mahpus (Kayıp Zamanın İzinde- Beşinci Kitap)




Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 5. Kitap –Mahpus- verdiğim uzun bir aranın ardından özlediğimden olsa gerek hem bir çırpıda okuyayım hem de yok yok hemen bitmesin tarzındaki çelişkili düşüncelerimin eşliğinde bitti. 

Kitabın daha ilk sayfasında, kahramanımız yüzüm duvara dönükken bile havanın o gün nasıl olacağını- güzel, güneşli bir gün mü yoksa kapalı, bunaltıcı mı- bildiğini söylüyor, bunu sağlayan koşullar için de duvara yansıyan gölgeleri, dışarıdan gelen seslerin canlılığını, ışığın parlaklığını ve bunlara benzer bir sürü etkeni örnek gösteriyor. Bu satırları okuduğum an aklıma direkt, henüz kitabın kapağını açmadan bu kitabın da diğer kitapları gibi beni etkileyeceğini düşünmem geldi. Yazara o kadar bağlanmışım ki, kendini tekrarlayan cümleler bile bana sanki onun kaleminden ilk defa çıkıyormuş hissini yaşatıyor. 

Kitap, kaldığı yerden devam ediyor, yazar bizi Albertine’e yapmış olduğu teklifle meraklandırmış, anlatımı en heyecanlı yerinde kesmişti. Her ne kadar bundan sonrası daha durağan geçermiş gibi görünse de aksine her günümüz şüpheci yaklaşımlarla çekilmez bir sürece giriyor. Kitap, adını tam anlamıyla yansıtıyor diyebiliriz. Tek sıkıntı, mahpusluğu kimin yaşadığı aslında. Örneğin; kıskançlık duygusundan sürekli izlenen, kahramanımızın yakınları tarafından benimsenmeyen, sayısız sorularla geçirdiği zamanı tekrardan bir nevi yaşayan Albertine mi yoksa tüm gününü Albertine’nin ne yaptığını düşünmekle geçiren, artık davetler şöyle dursun eskiden akşam serinliğinde yaptığı yürüyüşlerden bile uzak kalan kahramanımız mı? Bunlara bir de, kahramanımızın Albertine’le gününe dair yaptığı konuşmalar sırasında matruşka bebek misali birbirini doğuran olumlu-olumsuz düşünceleri sıralamasıyla hangisi yalan hangisi gerçek anlamaya çalışmakla kendinden şüphe eder hale getiren biz okuyucular mı? diye ekleme yapmak istiyorum :) Şaka bir yana, kitabın sonlarına doğru kimin mahpus olduğu yazar tarafından dile getiriliyor, sorumuzun cevabını alıyoruz. 

Anlatım belli bir konu etrafında dönüyor gibi görünse de yazarımızın betimlemelerinde, duygularını ifade edişlerinde birçok konuya da değiniliyor. Önceki kitaplarda karşılaştığımız karakterlere dair satırlara denk gelindiğinde, eski dostla karşılaşmış hissini yaşıyorsunuz. Yazarın gözlem gücünü bu kitapta da yoğun bir şekilde yaşıyorsunuz. Dinlediği bir müzik ya da tiyatro eseri için yaptığı yorumların yanı sıra bu eserinde dışarıdan gelen seyyar satıcının sesine bile o kadar değişik anlamlar yüklüyor ki, adamın sattığı ürününün adını bağırmasından nasıl bu hislere geçiş yaptın demeden edemedim. :) 

Kitap, genel anlamda aynı ritimde devam etmedi benim için, özellikle de ortalara doğru diğer kitaplarında da sayısız konuk olduğumuz davetlere burada da denk geliniyor ve o kısımlar o kadar çok dedikoduyu bir arada barındırıyor ki bir süre sonra kimden bahsediyorduk, konu neydi moduna geçiş yapıyorsunuz. Bu kısımlar beni biraz zorladı, o satırları okurken çok es verdim. Onun dışında kalan kısımlar için cümleler akıp gitti diyebilirim. Özellikle, uykuya dair yaptığı yorumlar ve kitabın sonlarına doğru Dostoyevski ve Tolstoy üzerine düşünceleri benim açımdan okuması en güzel satırlardı. 

Gelecek kitabın isminden olsa gerek aslında sonu tahmin edilebilir olsa da o sürece gidişteki gelgitli, şüpheci düşüncelere o kadar kendimi kaptırdım ki süreç yine de beni baya etkiledi. Kitabın son sayfasına kadar yine de o merak duygum körelmedi. Son sayfanın ardından da yeni kitap için merak duygum filizlenmiş bir şekilde sayfanın kapağını kapattım.


Altını çizdiğim sayısız satırlardan sadece birkaçı şu şekildeydi;


- Yanılıyordu. Yanılması da doğaldı, çünkü gerçeklik zorunlu olsa da, bir bütün olarak öngörülemez; bir başkasının hayatına ilişkin doğru bir ayrıntıyı öğrenen kişi derhal bundan yanlış sonuçlar çıkarır ve yeni keşfettiği gerçeği aslında onunla hiç ilgisi olmayan meselelerin açıklaması olarak görür. (syf 7)


- Aşk belki de bir heyecanın ardından ruhu sarsan çalkantıların yayılmasından başka bir şey değildir. (syf 18)


- Mutluluklarını kalıcı zanneden insanların kaygısızlığı içindeydim. (syf 75)


- (..) aşk tedavisi olmayan bir hastalıktır; romatizmanın ancak yerini sara nöbetini andıran migren nöbetlerine bırakmak üzere hafiflediği kimi kronik hastalık eğilimlerine benzer. (syf 80)

- Ne tuhaftır ki, ilk aşk, kalbimizde bıraktığı kırılganlıkla gelecekteki aşkların yolunu açtığı halde, en azından belirti ve acıların özdeşliği aracılığıyla onları tedavi etmenin yolunu öğretmez bize. (syf 92)


- Gençliğe ve aşklara benzer uyku, gitti mi bir daha bulamayız onu. (syf 120)


- Tanıdığımız her insanın bir ikizini içimizde taşırız. (syf 244)


- (..) hayat çok kısa; can sıkıntısı, ahmaklarla görüşmek, onları zeki buluyormuş gibi rol yapmak, yo, hayır, tahammülüm yok bunlara. (syf 273)

- (..) insan kendini ancak zaman içinde anlayabiliyor. (syf 369)


- (..) hafızamızda her çeşit şey bulunur; hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de. (syf 379)


- Bu hayatta bir mutluluk olsa bile, devam etmesi mümkün değildi. (syf 382)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınlarının 2018 senesinin XXII. basımına aittir.

19 Haziran 2019 Çarşamba

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra (Kayıp Zamanın İzinde- Dördüncü Kitap)





Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 4. Kitap –Sodom ve Gomorra- diğer kitaplara oranla okunması daha kolay ama olay çeşitliliği ve isimlerin çokluğu sebebiyle de benim için daha karışık olanıydı. Kitabın adının büyük bir tufan ile yok edilen Lut kaviminin yaşadığı şehirler olmasından dolayı daha kapağı açmadan, acaba Proust neden böyle bir isim seçti diye düşündürmeye başladı, daha sonra kitaptaki olayları okuyunca da isminin kitabı yansıttığını anlamış oldum. 

Kitabın ilk cümlesi –bildiğimiz gibi- kelimeleriyle başlıyordu ve o an bir önceki kitapta aklımda kalan bütün soruları sıraladım, örneğin Swann’ın durumu, başkahramanımızın gönül ilişkileri, edineceğini söylediği olumsuz deneyimlerin yanı sıra gelecek kitaplarda bizi bekleyen olaylar gibi. Daha ilk sayfalarda şaşırtıcı bir giriş yapıyor yazar. Önceki kitapta uzunca hayatlarına göz attığımız prensler, prensesler, baronlar, dükler, düşesler ve sosyetenin mensup olduğu soylu bir dünya kişiyle olan ilişkimiz kaldığı yerden devam ediyor, kendi aralarında birbirlerini övmeleri, ortamda olmayanın ardından atıp tutmaları kısacası dedikodunun bir an bile eksilmediği satırlar sizi bekliyor. Bonus olarak da hiç tahmin etmediğiniz karakterlerin eşcinsel ilişkileri de size sunuluyor. Yazar, bu konudan bahsederken iki kutup arasında gidip geliyor gibi hava çizmiş, her iki düşünceden de satırlara rastlamak mümkündü. Sosyete muhabbetleri demişken, beni en çok sinirlendirip üzen ise Swann’a dair olan konuşmalar oldu, sanırım ilk kitaptan itibaren onun düşüncelerine misafir olduğumdan kendisini çok benimsedim ve son iki kitaptır yaşadıklarından dolayı da fazlasıyla üzülüyorum. Onun hakkındaki konuşmaların arasında Dreyfus olayına da tekrardan uzun uzun değinilmiş. 

Kitabın geneline bakıldığında, davetlerin büyük yer kapladığını, davetten arta kalan kısımlarda kahramanımızın şehirdeki turlamalarını ve otelde geçen zamanlarını görüyorsunuz. Otelde geçen bazı geceleri bana eski kitaplarda kendi kendine düşündüğü satırları anımsattı, özellikle de uyku ve anımsama üzerine düşüncelerini ifade ettiği kısımlar akıp gitti. Özellikle de kitapta bir bölüm vardı ki beni en çok etkileyen kısımdı diyebilirim. Gönül Tutuklukları başlığı altında büyükannesine karşı hissettiklerini kaleme aldığı satırlar sizin de kahramanla aynı hisleri paylaşarak sizin için değerli olan sevdiklerinizi düşünmenizi sağlıyor. Duygu aktarımlarının hüzün dolu oluşundan mıdır bilmiyorum ama birçok satırında tutuklu kaldım, düşünceler arasında savrulup durdum. 

Her kitabında dile getirdiğim yazarın merak tohumları ektiği satırlara bu kitapta da rastlamak mümkün, bir de bu kitapta her bölümün altında içeriğe dair anahtar ifadelere yer vermişti, neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen nasıl gelişeceğini merak ettiğimden yine bazı bölümleri daha çabuk okumak istedim. Bir sonraki kitap için yeterli merak unsurunu da sonlara doğru fazlasıyla verdi. 

Başkahramanımızın beni deli eden değişken hallerine de değinmeden geçmek istemiyorum. Gelgitli yapısı beni hem sinir etti hem de bazı yerlerde gülümsetti. Daha kendi ne istediğini bilmeden karşı taraftan yana beklentiye girmesi de ayrı bir tezatlıktı. Albertine’nin de dahil olduğu sayısız gönül ilişkileri başımı fazlasıyla döndürdü, bundan sonrası da bu hızla mı devam edecek merak ediyorum. François ile olan konuşmalarında her zaman olduğu gibi François’in çenebaz halleri süperdi. Kurduğu cümlelerdeki nokta atışı ifadeler ve seçtiği kelimeler güldürdü. 

Sonuç olarak, benim için daha hareketli ve yoğun bir okuma serüveniydi, serinin sıradaki kitabıyla kayıp zamanda iz sürmeyi heyecanla bekliyorum, umarım güzel olur.

Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar şu şekildeydi:

* Gözümüzü açan, açıklamadır; bir hatanın ortadan kalkması bize fazladan bir duyu kazandırır. (syf. 19)

* (..) geleceği bazen farkına varmadan içimizde taşırız, yalan zannettiğimiz sözlerimiz, yakın gelecekteki bir gerçekliği tasvir eder. (syf. 44)

* Zihnin her türlü faaliyeti, gerçeğe boyun eğmek zorunda olmadığı takdirde daha kolaydır. (syf. 54)

* Aşk aşktır, ne denebilir ki? Yine de bence aşkın belirli sınırlar içinde kalması gerekir. (syf. 82)

* İnsanlar çok meraklı. Ben hiçbir zaman meraklı olmadım; âşık olduğum ve kıskandığım zamanlar hariç. (syf. 105)

* Sevgi bittikten sonra bile, sevmiş olmak tamamen anlamsız değildir, çünkü daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sevilir. Bu hislerin hatırasının sadece benliğimizde mevcut olduğunu hissederiz; onu görmek için kendi içimize bakmamız gerekir. (syf. 106)

* (..) bizi aynı anda hem daha şüpheci, hem kandırılması kolay kılmak, sevdiğimiz kişiden başkalarına oranla daha çabuk kuşkulandırmak ve itirazlarına kolay inandırmak, aşka mahsustur. (syf. 231)

* Birkaç dakika boyunca, insanın sevdiği kişinin yanında olsa da, onunla birlikte olmayabileceğini hissettim. (syf. 410)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesi XVII. basıma aittir.


17 Haziran 2019 Pazartesi

Kazuo Ishiguro'dan Günden Kalanlar


Nobel ödüllü yazarımızın okuduğum ilk kitabıydı. Kendisini geç tanıdığım için her ne kadar çok üzülsem de açıkçası çok da doğru bir zamanda yollarımızın kesiştiğini düşünüyorum. Daha önce okusaydım belki de cümlelerinden bu kadar keyif alamazdım. Hoş belki de alırdım ama sevdiğim cümleleri erkenden bitirmiş olmanın şimdi üzüntüsünü yaşıyor olurdum. Sonuç olarak içimde yine de bir şeylerin pişmanlığının kırıntısını yaşamaktan kendimi alıkoyamayacağım kesin. Öyle ya da böyle. Gelgitlerimi bir kenara bırakırsak aslında kitabın atmosferi de böyleydi. Söylenenlerden çok söylenmeyen cümlelerin, yaşanan olaylardan çok yaşanmadık anların ya da anladıklarımızdan çok hissedemediğimiz duyguların satırlarda hayat bulmasıydı. 

Kitap, başuşağımız Stevens’ın yeni işvereni için arzu duyduğu düzeni oluşturmak için geçmişte birlikte çalıştığı eski kahyasını ziyarete gitmesini ve bu yolculukta hem geçmişe yolculuk yapıp yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesini, dönemin ünlü kişilerine anılarında yer verip siyasi durumu gözler önüne sermesini hem de anın verdiği doğa güzellikleri üzerine uzun uzun göz dolduran betimlemelerle eşsiz gezinti fırsatı sunmasını okuyorsunuz. 

Kitap, sayfaları size birbiri içine geçmiş ayna hissiyatı veriyor, demek istediğim aslında sadece başuşağımız Stevens’ın salt düşüncelerine değil, aksine her karşılaştığı birinin anısıyla onun hareketleriyle gelişen başka bir düşünceye geçiş yaşıyorsunuz. Bazen hislerin hangisi gerçek kestiremiyorsunuz ya da ifade edilmeyen bir duyguyu hissettiğinizde acaba doğru mu hissettim diye aklınızdan geçiyor, emin olamıyorsunuz, çünkü Stevens biraz da kapalı kutu gibi, sadece iş odaklı olduğu için duygularını aldırmış gibi davranıyor. :)

Belli bir olay örgüsü yok, bu da aslında durağan bir okuma olacağının habercisi ama nedense ben bu tarz kitapları sevdiğimden midir nedir yine de son sayfaya kadar bir heyecanla okudum. Belki de, kahyanın yanına gidene kadar anlattıklarının kitabın sonunda nasıl bir sona karşılık geleceğini düşünüp durmamdan kaynaklı olabilir. Düşündüğüm gibi bitti ama hani bazen olacaklardan eminsinizdir ama yine de bir umut belki dersiniz, o hissi yaşadım, kitabı kapattığımda bir süre en başa dönüp olaylar şu şekilde olsaydı neler olabilirdi diye düşünmeden edemedim.

Kısacası, ben kitabı çok sevdim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Bu kitabın bir de filmi varmış, sevgili Deep'im sayesinde öğrendim, çok teşekkür ederyim buradan tekrardan. :) Bir de filmi izleyip kendi kafamda canlandırdıklarımla ne kadar benzermiş onu göreceğim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar:

* Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez. (syf. 14)

* Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz. (syf. 29)

* Yaşamımın geri kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde. (syf. 47)

* Doğrusu, bugünün dünyası çok karmaşık ve güvenilmez bir yer. (syf. 128)

* Ama falanca olay farklı sonuçlansaydı neler olabilirdi diye durmadan tahmin yürütmenin ne anlamı var ki? İnsan muhtemelen ruh sağlığını bozar böyle. (syf. 152)

* Deniz havası iyi gelir insana. (syf. 202)

* Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? (syf. 205)



* Alıntılar, Yap Kredi Yayınları'nın 2018 senesi X. Basımına aittir.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sabahattin Ali- Çakıcı'nın İlk Kurşunu




Yazarın ardında bıraktığı bir sandığın içinden çıkan hikaye, şiir ve yazılarından oluşan bir derleme kitap. Sevdiğim bir yazarın sakladığı sırlarının ortaya çıkması, gizli dünyasına açılan bir pencereden ona bakmak gibiydi. Bazı öyküleri için keşke yayınlamasaydım diyen biri için yayınlamadığı yazılarını gün yüzüne çıkarmak ne kadar doğrudur bilemiyorum ama okuma fırsatını yakaladığım için de kendimi şanslı bulanlardanım. 

Kitabın önsözünde bu kitabın ortaya çıkışına, hazırlanış sürecine ve sunulan içeriklere dair bilgiler veren detaylı ve doyurucu bir önsöz vardı. Bazen okunmadan geçilen bu kısımların kitabı okumaya geçmeden önce güzel bir hazırlık ortamı yarattığını düşünüyorum. 

Kitabın ilk kısmında karşımıza hikayeler çıkıyor, en uzun hikayesi de kitabın adını aldığı Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ydu ve ben en çok bunu sevdim, benim için daha bir doyurucuydu, diğer hikayeler kısa olduğundan mıdır ya da benden kaynaklı mı bilmiyorum ama beni etkisi altına alamadı. Bir hikayesi de tamamlanmamıştı, aslında çok malzeme çıkacak bir konusu vardı, eminim ki devamı gelseydi bol betimlemeli ve olaylı bir öykü olurdu. :) 

İkinci kısım şiirlerden oluşuyordu, sol sayfasında kendi el yazısıyla yazılmış, orijinal metinlerin yer alması sağ kısımda da günümüz Türkçesiyle yer almasını çok sevdim, hatta bazı şiirlerin yanına küçük küçük çizimler yapılmış, şiirin içeriğini yansıtan minik figürler ayrı bir güzellik katmıştı. Sabahattin Ali’nin çizim yeteneğini bu kitap sayesinde keşfettim diyebilirim, kitabın sonunda birkaç resim çalışmasına da yer verilmiş. 

Yazarın düşüncelerini anlamada son kısımda yer alan yazılar bölümü en güzel kısımdı. Özellikle kadına dair yaptığı konuşma gerçekten çok anlamlıydı, çok beğendim. Altı çizilesi çok satır vardı. 

Kitabın bir bölümünde de yazmayı planladığı kitap isimleri ve kısaca ne üzerine olacağına dair notlar vardı, keşke yazabilseydi de benim gibi seven okurları da okuma fırsatı bulabilseydi. Bu kitap hakkında diyebileceğim, evet diğer kitaplarına oranla daha az etkileyiciydi ama yazarın yazın dünyasında bir adım daha atmış oldum.


Altını çizdiğim bazı satırlar: 

Hayatta fikirler çok büyük, kafalar çok küçük... (syf. 18)

Ben onun uzak bir işaretiyle derhal hayatımı veririm. 
   Acaba o..
   Bana elini verecek mi?..
   "Hayır..."
(syf. 27)


Hiç kimse hiç kimseyi yükseltmez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. (syf. 117)

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. (syf. 118)

Bize yeni bir hayat getirecek yeni bir nesil, yeni bir hamle, yeni bir dünya görüşü gerek... (syf. 128)

- (..) insan sevmekte de, nefret etmekte de hürdür. (syf. 135)


*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 18. basıma aittir.

18 Aralık 2018 Salı

Marcel Proust - Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde-Üçüncü Kitap)





Kayıp zamanın izinde serisinin bitirdiğim ikinci kitabı-çiçek açmış genç kızların gölgesinde-nin ardından verdiğim ara nihayet son buldu, arkadaşımla ortak okuma yaptığımız için ikimizin de işlerinin sürekli çakışması sonucu Guermantes’in Tarafı’na başlamamız zaman aldı. Bu durum aslında benim açımdan daha iyi oldu, çünkü o kadar çok okuma isteğiyle dolup taştım ki başlayacağımız anı gözler oldum, her ertelediğimizde birbirimizi teselli eder konumdaydık. Bu durumumuz aynı kitabın başlarında sürekli Françoise’e seslenen ev halkına karşı kendisinin ‘pirelendiler yine’ diye söylenmesi gibiydi. :) Hazır kendisinden bahsetmişken kendisinin kitapta kilit karakter olduğunu düşünmeden edemiyorum, bazen öyle bir anlarda çıkıp sadece bir cümle söylemesi bile kitabın atmosferini birden değiştiriyor, en sevdiğim sayfalar onunla renklenen satırlar diyebilirim.

Proust gibiyim şu an, aklımda o kadar çok şey var ki anlatmak istediğim, uzun uzun, her önemsiz gibi görünen ama onun kaleminde –vay be, aslında ne kadar da anlamlıymış aslında- dedirten düşüncelerle dolup taşıyorum. Eminim birçoğundan bahsedemeyeceğim ama onların etkisini benzer yaşadığım durumlarda anımsayıp kendimle konuşacağım.

Kitap, diğer kitaplar arasında en uzun olan ve okuduğum iki kitaba oranla daha dolu dolu ve karmaşık olanıydı diyebilirim. Tabi ardından gelen kitapları okumadığım için nasıl sürprizlerle karşılaşacağım merak ediyorum. İki bölümden oluşuyordu, benim için en akıp giden ve anlaşılır olan ilk bölümdü. Her zamanki gibi ev hayatlarına konuk olup ara ara kendisiyle gezintiler yaparak sayfaları çevirdim. Konuklarla araya gelinen zamanlarda da Dreyfus Olayı’na* dair konuşmalara tanıklık ettim. Bu sayfalarda en sevdiğim özellik, her iki görüşü dile getiren tarafın da olmasıydı, birbirini çok güzel dengeleyen konuşmalar okuyucu bir tarafa karşı yönlendirmiyordu. Bu bölümün sonlarına doğru büyük annesiyle olan konuşmalar, ona karşı olan hislerini dile getirmesi ve ikilemde kaldığı zamanlardaki çaresizliği beni derinden etkileyen satırlardı. İkinci bölüm, beni en zorlayan kısımdı. Sürekli bir davetten diğerine gitmek beni çok yordu. :) Özellikle de dük, düşes, prensesler vb ünlü konuklar arasındaki üstünlük savaşları arasında kalmak ve sürekli isimlerin artarak çoğalması çok yorucuydu, bazı satırlarda kim kimdi demekten olaya odaklanamayıp satırları birkaç kere okumam gerekti. Kendimi, annesinin yanında güne gidip de köşede yemek yiyip ortada dönen muhabbetleri takip etmekten yorulan çocuk gibi hissettim. Dedikodular arasında arada konuşulan sanat ve edebiyat konuları en sevdiğim kısımlardı. Hazır dedikodu demişken, ben de kahramanımızın aşk hayatı hakkında bir iki laf söyleyeyim hemen, açıkçası nasıl sonlanacak merak ediyorum, kendisinin ölüp bitmiş hallerinden, kozasından yeni çıkan kelebek kadar heyecanlı hallere aniden geçişi beni şaşırtmaya devam ediyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bazı konuşmalar arasında ileride çözümlenecek bazı olayların sinyalleri verildi, merak tohumları ekildi. Umarım merak ettiğim kadar etkileyici satırlar olur. Bu arada her kitabında belirtmeden geçemediğim, bana kitabı sevdiren ise tabi ki betimlemelerdi. Yine çok güzel tespitleri vardı, basit bir olayı bile sıradanlıktan çıkarttığı beni kendine hayran bırakan cümle dizilişlerine sahipti. Tabi Roza Hakmen’in takdir etmeden duramadığım eşsiz aktarımını da göz ardı etmeyeyim, ben okurken yolumu kaybettiğim olurken kendisi ne kadar güzel çevirmiş.

Bu yolculuğuma kısa bir ara veriyorum, en kısa zamanda tekrardan kayıp zamanda iz sürmeye devam edeceğim. Keyifli okumalar.


Kitapta altını çizmekten kendimi alamadığım bazı satırlar:


- Uzaktaki şeyler bazen yakındakilerden daha tanıdık olabilir bizim için. (syf. 22)

- Ne tuhafsınız! Sizin yeteneğiniz bende olsa, herhalde sabahtan akşama kadar yazardım. Siz boş oturmayı daha çok seviyorsunuz. Ne yazık ki, her an çalışmaya hazır olanlar, benim gibi sıradan insanlar; kabiliyetli olanlarsa çalışmak istemiyor! (syf. 69)

- Düşüncesi neyse insan odur; düşünce sayısı insan sayısından çok daha az olduğu için de, aynı düşünceyi paylaşan bütün insanlar benzerdir. (syf. 100)

- İşin doğrusu şu ki ben bu dünyaya ait değilim; kendimi sürgünde hissediyorum burada; beni burada tutmak, başka bir âleme kaçmamı önlemek için yerçekimi yasasının bütün gücüyle uğraşması gerekiyor. Ben başka bir gezegene aitim. (syf. 147)

- Her insan uzaktan gördüğü, başkalarında gördüğü şeyi daha güzel görür. (syf. 225)

- Tıp, hekimlerin birbirini izleyen, çelişkili hatalarının bir özeti olduğundan, en iyi hekimlere başvururken, birkaç yıl sonra yanlışlığı ortaya çıkacak bir doğruya başvurma ihtimalimiz yüksektir. Yani tıbba inanmak, çılgınlıkların en büyüğü denebilirdi, eğer tıbba inanmamak daha büyük bir çılgınlık olmasaydı; çünkü uzun vadede hataların üst üste yığılmasından, bir takım doğrular ortaya çıkmıştır. (syf. 287)

- Güzel müziklerin, güzel resimlerin, binlerce inceliğin tadını çıkarırız, ama onları yaratanlara nelere mal olduğunu, ne uykusuzluklara, gözyaşlarına, ihtilaçlı gülmelere, kurdeşenlere, astımlara, sara nöbetlerine, hepsinden beter olan ölüm korkusuna mal olduğunu bilmeyiz. (syf. 293)

- Şüphesiz, bir yazarın ancak ölümünden sonra ün kazandığı olur. (...) Ölü bir yazarın ünü, hiç değilse kendisine yorgunluk vermez. Adının şaşaası, mezartaşında son bulur. Ebedi uykunun verdiği sağırlıkla Şöhret tarafından rahatsız edilmez. (syf. 315)

- Hiç şüphesiz, ne kadar önemsiz bir ilişki olursa olsun, ilişkilerimizin değiştiği bir insanı ne zaman tekrar görsek, iki dönemin karşılaşması gibi bir şey olur. (syf. 340)

- Öte yandan Albertine, benim özellikle sevdiğim bir dizi deniz manzarasının izlenimleriyle çevrelenmişti. Bana öyle geliyordu ki, Albertine'in iki yanağını öpmekle, bütün Balbec sahilini öpmüş olurdum. (syf. 352)

- Hayatta zaten yeterince çirkinlik var. Hiç değilse okurken o çirkinlikleri unutsak, daha iyi olmaz mı? (syf. 479)



*1894 yılında Yahudi asıllı bir yüzbaşı düzmece bir mahkemede vatan haini olarak yargılanmıştır. Yüzbaşı Alfred Dreyfus genelkurmayda çalışan düzgün bir subaydır. Bazı Fransız silahlarının yeni teknik özelliklerini Almanlara bildirmekle suçlanıyordur. Dreyfus affedilip itibarı iade edilse de onu suçlayanlar ve suçlamayanların kavgası devam eder. Fransız ordusu bütün kıta Avrupa’sı ordularına kendi Dreyfus düşmanlığını da yaymıştır.

*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki XII.basıma aittir.
*Fotoğraf; ortak okuma arkadaşıma aittir.

13 Kasım 2018 Salı

Tomris Uyar-Yaz Düşleri Düş Kışları



Tomris Uyar, çok merak ettiğim ama bir türlü fırsat bulup okuyamadığım bir yazardı, bir etkinlik kapsamında kitaplarını incelerken arkadaşımla ikimizin de aynı anda iki kitabı gözümüze çarpmıştı, işte biri buydu, diğeri de –Otuzların Kadını- okunma sırasını beklemede. 

Yaz Düşleri Düş Kışları tam da ismiyle kitabın ruhuna yakışır, tam anlamıyla kitabın atmosferini yansıtıyor. 9 öyküden oluşan kitapta insanların sıradan hayatlarına misafir oluyorsunuz, normal seyrinde devam eder gibi görünürken birden insanların düşlerine sapıyorsunuz, yazarın kalemi o kadar samimi ve doğal ki bazen düş mü gerçek mi diye bocaladığınız anlar oluyor. Düşsel yolculukta o kaçışın, hayalin, umut kırıntıların size aynı yaz havasında denizin yüzünüze ılık ılık esmesi gibi hissettirirken aslında gerçeklerin kış mevsimi kadar ayaz ve soğuktan uyuşmuş ellerinizi hangi cebinize koyacağınızı kestirememenin verdiği hisle çaresizliği yansıtıyor. 

Öykülerin her birine eşit mesafede olsam da ilk başlarda kitabın kapağını kapattığımda –Kuskus, Metal Yorgunluğu, Beyaz Bahçede ve Oyun- adlı hikâyelere dair satırların hala zihnimde canlandığını itiraf etmeliyim. :) Her ne kadar anlatımı basit, günlük konuşmalarla ifade edilen satırlar olsa da duygu aktarımı bana karakterin o anki durumunu yansıttı, betimlemeleri abartısızdı ama samimiydi hatta bazı satırlarda bahçede ağaçların altından geçerken onlara dair ifadelerinde burnuma çiçeklerin kokusu da gelmedi değil :) 

Öykülerin bazılarında yarım kalmışlık hissi vardı ama beni rahatsız etmedi, bir öyküsünde yarım kalan bir bina hakkında karakter -bitseydi beğenen az olurdu, şimdi düşleriyle tamamlıyorlar yapının eksikliklerini, yarım yamalaklığında kendi yaşamlarının özetini görüyorlar- şeklinde bir konuşma vardı, bazılarının ardından ben de birkaç şey düşündüm böylelikle :)

Unutmadan bir de bazı öykülerin şiirle harmanlanmış oluşu da hoşuma gitti, şiire mesafeli olan bana böyle düzyazıyla desteklenince daha bir hoş geldi. 

Kısacası, öykü sevdiğimden ve anlatımı bana hitap ettiğinden, benim hoşuma gitti.


Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:


- Birşeylerin bir daha geri gelmemecesine kayıp gittiğini düşündü: adları olmayan yılların, günlerin, birtakım tekdüze mevsimlerin, kışların... (syf. 7)

- +Gelincik, kırmızı bir hayvan mıdır? 
  - Yok canım, diye toparlamaya çalıştı Anneanne. Çiçektir. Renk renk bir cam parçasını andırır. Kış bittiğinde kırlarda görünür. Kırmızıdır, doğru. Düşler gibi. Uzaklardaki bayırlar gibi. (syf. 12)

- (..) güzellik, ölümle içiçe yürür burada. (syf. 19)

- Gerçek öyle çabuk değişiyordu ki, adı konulana, içyüzü anlaşılana kadar dış yüzü tanımsızlaşıyordu. (syf. 22)

- (..) kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli. (syf. 30)

- Söylentiler birbiriyle çelişiyordu, ama "birbirini tutmayanlar kuralı" burada da geçerliydi: söylentilerin biri yalanlanınca öbürleri gerçek sayılıyordu. (syf. 54)

- (..) her zaman sevdiği kadına dediği gibi ona da "biricik", diyecekti, "en", "tek", "ilk", "son" diyecekti. (syf. 57)

- + Şuramda bir şey sancıyor, dedi. 
   - Yalnızlık, dedim. (syf. 78)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki VI. baskısına aittir.
*Fotoğraf; etkinlik ile sayfaları beraber çevirdiğim sevdiğim arkadaşıma aittir.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Marcel Proust-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde (Kayıp Zamanın İzinde-İkinci Kitap)




Ihlamura batırılan bir madlenle başlayan geçmişe yolculuğa bu kitapla ağır adımlarla devam ediyorsunuz. Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabını okurken hem geçmişin ayak izlerinin üzerinden tekrardan geçiyorsunuz hem de size kapılarını açan bu geçmişin büyülü dünyasında kendinizi kaybediyorsunuz. Kimi an geliyor sizde kendinizi yatağınıza atıp boş gözlerle tavanı seyredip zihninizde olur olmaz düşüncelere ev sahipliği yapıyorsunuz, kimi an geliyor duvarlar üstünüze geliyor kendinizi sokağa atıp sakinleşmek adına uzun yürüyüşler yapıyorsunuz, bazı zamanlarınız oluyor ki hiç bitmesini istemeyip kültürel faaliyetlere eşlik edip ruhunuzu doyuruyorsunuz. Kısacası anlatıcıyla aranızda öyle bir gönül bağı kuruyorsunuz ki onun hayatında gelişen olaylar karşısındaki düşüncelerine olumlu-olumsuz yorumlar yapıp onun sırdaşı oluyorsunuz.

Kitabı okurken aklıma gelen ilk şey ismin halleri oldu, şöyle ki bu kitap bana aşkın, sevginin 5 halini de yaşattı. Örneğin, yeri geldi yalın halini gördüm, karakterlerin içinde bulunduğu duyguları ifade edişindeki saflık, kendilerine bile itiraf edemeyişleri, çocuksu davranışları, hislerinin doğruluğunu tartışmaları, ebeveynlerine dair söylemek isteyip de söyleyemedikleri duyguları vs. yeri geldi yönelme halini yaşadık beraber, hislerin iyice açığa çıkması, dile gelme çabası, somutlaştırdığı hisleri sahibine sunmaya çalışması. Hiç istemesek de ayrılma hallerini de yaşadık, duygu dünyalarındaki süt liman hallere tanık olduğumuz gibi kopan fırtınalara da tanıklık ettik, başka kentlere rotamızı çevirdik. 

Aşkı, mutluluğu, mutsuzluğu, kıskançlığı, insan ilişkilerini, hayal kırıklıklarını ve yaşadığımız bunlar gibi bir sürü duyguyu inci gibi dizilmiş kelimeler aracılığıyla okuma zevkine sahip oluyorsunuz. Altını çizdiğim onca cümleye rağmen çizilmeyi bekleyen bir o kadar daha güzel benzetmelerin olduğu nadir kitaplardan. Cümlelerin uzunluğu sağ olsun bir başlıyordum çizmeye bir bakmışım sayfa sonuna gelmişim. :) 

Yazarda bir sevdiğim özellikle de birçok cümlenin ardından ilerde göreceğiniz gibi ya da aslında şöyle olacak diyerek sizi ilerisi için hazırlaması ve bir o kadar da merak tohumlarını aklınıza ekmesi. Sürpriz bozucu gibi gözükse de aksine acaba nasıl yazar bunu ifade edecek, hangi güzel cümlelerle karşımıza çıkacak diye düşünmeden edilmiyor. En azından benim için öyle :)

Son olarak yine belirtmeden geçemeyeceğim, çevirmeni takdir etmeden geçtiğim sayfa olmadı resmen, Roza Hakmen böyle zorlu bir eserin hakkını fazlasıyla vermiş. Ben okurken bazen kopup giderken başka dünyalara o birbiri ardına bağlamış o güzel duygu yüklü cümleleri. :)

En kısa zamanda diğer kitapla olan yolculuğum ile Proust'un izinden yürümeye devam. :)


Altını çizmekten kendimi alamadığım satırlardan bazıları:

- Zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. (syf. 74)

- Duyularımızın benzetme yeteneği de hayal gücümüzünkinden pek fazla olmadığından, görünür dünya da gerçek dünya değildir; öyle ki, gerçekliğin elde edebileceğimiz nihayet yaklaşık resimleri, görülen dünyadan en az görünen dünyanın hayal edilenden farklı olduğu kadar farklıdır. (syf. 119)

- (..) yüce zihinlerin teveccühünün doğal sonucu, vasat zihinlerin anlayışsızlığı ve düşmanlığıdır; halbuki büyük bir yazarın icabında kitaplarında bulabileceğimiz sevecenliğinin bize verdiği mutluluk, zekası yüzünden seçmediğimiz, ama sevmekten de kendimizi alamadığımız bir kadının düşmanlığının verdiği acıdan çok daha küçüktür. (syf. 138)

- Mutluluk aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. O büyük mutluluğun sebebi, kalpte değişken, durmadan tutmaya çalıştığımız, yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. Aslında aşkta sevincin etkisiz hale getirdiği, gizli bir güce indirgediği, ertelediği, ama -istediğimizi elde etmesek, uzun süredir zaten olacağı gibi- her an çekilmez olabilecek, daimi bir ıstırap mevcuttur. (syf. 151)

- Kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa, her an parçalanabilecek olan tek şey mutluluğumuz değildir; bu mutluluk yok olup gittikten, biz ıstırap çektikten sonra, ardından, ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda, aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey, sükunettir. (syf. 197)

- Aşka ilişkin anılar, hafızanın genel yasalarından bağımsız değildirler; hafızanın kuralları da, alışkanlığın daha genel yasalarına tabidirler. Alışkanlık her şeyi zayıflattığı için, bir insanı bize en iyi hatırlatan şey, aslında unuttuğumuz şeydir (önemsiz olduğu için unutulmuş ve bu sayede bütün gücünü koruyabilmiştir çünkü). İşte bu yüzden, hafızamızın en güçlü kısmı bizim dışımızda, çisentili bir rüzgarda, bir odanın rutubet kokusunda veya yanmaya başlayan bir ateşin ilk andaki kokusundadır; kendi benliğimize ait, zekamızın işe yaramaz diye küçümsediği şeyi, geçmişin son ve en güçlü kalıntısını, bütün gözyaşlarımız dinmiş gibi görünürken hala bizi ağlatabilen şeyi bulduğumuz her yerdedir. (syf. 212)

- Öyle ki, alışkanlık denen şey olmasaydı, hayatın, her an ölme tehdidiyle karşı karşıya olan kişilere - yani bütün insanlara - harikulade görünmesi gerekirdi. (syf. 277)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınlarının 20.baskısına aittir.
*Fotoğraf ise ortak okuma arkadaşımın bakışındandır.

21 Ekim 2018 Pazar

Mine Söğüt'ten Deli Kadın Hikayeleri




Kitapta 21 hikaye var, bu hikayeler öyle okuyup geçeceğiniz tarzda olmayıp aksine okudukça ruhunuzu kanatmakla kalmayıp düşüncelerinizden kaçmak isteyeceğiniz kadar iç karartıcı. Kitaptaki öykülerin çıkış noktası delilik, delirerek ölenlere diye başlıyor ama onları bu noktaya getirenler neler onları görüyoruz. Yaşanılanlar hiç kolay değil, kadın olmanın en zor hallerini gözler önüne sermiş yazar; tecavüz, istismar, şiddet, travmalar vb. Her öykü farklı bir olumsuzluktan beslenmiş. Bunlar günümüzün de değişmezleri olduğu için okurken insan etkilenmeden geçemiyor. 

Kitabın sayfa kalitesi o kadar güzel ki, pürüzsüz , parmaklarınız sayfalarda kayıp gidiyor, bunu neden bu kadar ayrıntılı ifade ettiğime gelirsek bana sanki anlatılanların ağırlığına, yapılanların çirkinliğine, kadınların bedenen ve ruhen çektiklerine inat hayatın yine de kaldığı yerden devam edişini simgeliyor, hayata yeni bir sayfa açmak gibi aynı.[ Sayfa kalitesini de buna bağlayan benden başkası da yoktur sanırım. :)] 

Bazı sayfalar arasında yer alan görseller beni ürkütmedi dersem yalan olur, o kasvetli havayı çok güzel yansıtmışlar. Onlara da ayrıca bayıldım. Hikayelerle birlikte düşününce etkisi daha vurucu oluyor. 

Yazarın dili sıradan değildi, anlatım herkese hitap etmeyebilir, gününde okunmadığında etkileyiciliği azalabilir, benim için doğru bir tercihti. 


Deliliğe yakın hissettiren alıntılardan bazıları; 


- Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz. (syf. 12) 

- Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki? (syf. 20) 

+Deli olduğunun farkında mı?'' 
   - Evet farkında.'' 
   + Deliliğinden kurtulmaya çalışmamış mı hiç... iyileşmeye?'' 
   - Hayır. O çok sevmiş deliliğini.'' 
   + Nereden anladınız bunu?'' 
  - Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan... kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir. Kendini ve deliliğini... (syf. 44) 

- Deliliğin cazibesi ne kadar tehlikelidir bilemezsiniz... (syf. 119) 

- Modern bir mezarlık arıyoruz. Birlikte geçmişi ve geleceğimi gömeceğiz. (syf. 155) 


* Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesinde yayınlanan 13. Baskısına aittir. 
* Fotoğraf; bana bu kitabı hediye eden, kitaplar ile anılarımızı iyice zenginleştirdiğim arkadaşıma aittir.

11 Ekim 2018 Perşembe

Sabahattin Ali'nin Yeni Dünya'sı




Evet, yazarın bir kitabını daha bitirdim, tüm kitaplarını okuma yolunda adım adım ilerliyorum. 

İçerisinde 13 öykü bulunan bu kitabı bir solukta okumak yerine tam anlamıyla sindire sindire okudum diyebilirim. Yazarın en sevdiğim yönü; sadece yaşadığı dönemde değil günümüzde de güncelliğini koruyacak olayları yazmış olmasıdır. Bazı karakterleri etrafınızda görmüşsünüzdür ya da bir yakınınızın başına gelmiştir de ondan duymuşsunuzdur, o derece tanıdık. Sizi şüpheye düşürecek tek şey öykülerin sonundaki tarihler, onları yok saydınız mı her şey yerli yerine oturuyor. 

Bazı hikayeler kısa olmasına rağmen vurucu etki yapıyorlar resmen; Ayran öyküsü onlardan biriydi benim için. Başkahraman ile aynı çaresizliği hissettim, çok üzüldüm, çok da kızdım. Isıtmak İçin adlı hikayede de aynı duyarsızlığı, aynı haykırışları, sessiz çığlıkları yaşadım. 

Her öyküde içime işleyen, işte şurası kırılma noktasıydı dediğim birçok hayata tanıklık ettim. Anlatmaya kalksam her öyküden bir şeyler karalarım, yüreğime her biri dokundu, ben sevdim, yaşanılanları olmasa da aktarımları en azından. 

Öykü sevenler için tavsiye edebilirim, sevmeyenler için de belki hepsi olmasa da biri yüreğinin saklı bahçesine filizlenmeye başlar bir denesen keşke diyebilirim.


Kitabın dünyasında beni etkileyen alıntılardan bazıları:

- Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. (syf. 8)

- Aptal mıdır nedir ? Boyuna kitap okuyup düşünür .Biz de çok okuduk ,ama faydası olmadı. (syf. 25)

- Kim olursan ol... Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır... Hiç olmazsa bir tek sözü. (syf. 45)

- Kaçmak, her zamanki gibi, her şeyden kaçmak... Görmekten, duymaktan ve beraber ızdırap çekmekten kaçmak. (syf. 47)

- Hepsi bir varmış, bir yokmuş. İyi gün de, kötü gün de düş gibi gelip gidiyor. (syf. 64)

- Bir tek ümidim, ayakta duramayacak kadar yorgun oluşumdu. (syf. 69)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 22.baskıya aittir. 

3 Ekim 2018 Çarşamba

Marcel Proust- Swann'ların Tarafı / Kayıp Zamanın İzinde-Birinci Kitap)




Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabıydı, gerçekten de öyle bir anlatım ki her karakterle varlığınızı hissedip onlarla duygunuzu dışa vuruyorsunuz, bazen de onların duygularının ağırlığı altında zamanda kaybolup görünmez olmak istiyor ve okuyucu kimliğiyle onların duygularını sadece içinizde hissedebiliyorsunuz. Sanki kelimeler değil de duygular dizilmiş satır satır, her karakterle de hayat bulmuş o ifadeler. 


Karakter dağılımı o kadar idealdi ki hiçbiri birbirinin önüne geçemiyordu, hani bir oyun seyredersiniz bütün oyun boyunca gördüğünüz kişinin anlatımlarından çok biri sahneye çıkar ve tek cümle kurar, sizi en zayıf noktanızdan yakalar ve koca oyun boyunca sizi büyüsü altına alır, burada da önemsizmiş gibi kısa süreli sahneye çıkan karakterler de öyle cümleler kuruyor ki 'işte bu!' diyorsunuz. 


Kitap hakkında olumsuz en çok söylenenler; uzun uzun cümleler ve sonu gelmez betimlemeler olduğu ifadesidir. Evet, bunu kimse inkar edemez, gerçekten de uzun bir paragrafın, virgüllerle birbirini takip eden uzun ifadelerle dolu olduğuna sık sık rastlıyorsunuz. Benim katılmadığım nokta ise bunların anlaşılmaz ve de çok sıkıcı olması. Tabi bu da zevk meselesi. Ben ayrıntılı betimlemelerin, anlatılanları tam anlamıyla gözümün önünde canlandırabilmeme fırsat tanıdığı için seviyorum. Şu da bir gerçek ki, basit bir bulutun, havanın, ıhlamur çayının ve bunun gibi bir sürü her an hayatımızda var olan olay ve durumların başka bir kavramla bağdaştırılarak size aktarılması, o duyguyu sizde uyandırması göz ardı edilecek bir yetenek değil.


Birebir aynısı değil de aklımda kalan kadarıyla kitabın bir yerinde şöyle bir cümle vardı; 'annemin masada anlattığı olay ıssız bir çölü andırırken birden ondan bahsetmeye başlamasıyla mevzu o ıssız çölde esrarengiz bir çiçeğin açmasına dönüştü.' Bana göre, duygudan, derinlikten uzak bir çok kitap arasında Proust da betimlemeleriyle ruhumuzda açan bir çiçek. :) 


Kitapta altı çizilesi çok yer vardı ama benim için şurada dursun dediğim satırlar; 


-Akşam odamda uyuyamadan, tek başıma geçireceğim sıkıntılı saatleri düşünmek istemiyordum; ertesi sabah unutmuş olacağıma göre, bu saatlerin hiçbir önemi olmadığına kendimi ikna etmeye, bir köprü gibi, beni önümdeki korkunç uçurumun ötesine geçirebilecek, geleceğe ilişkin düşüncelere tutunmaya çalışıyordum. (syf.32)

-Evimde gereksiz eşyaların hepsi var şüphesiz. Sadece gerekli olan şey eksik: buradaki gibi kocaman bir gökyüzü parçası. Hayatınızın üstünde hep bir gökyüzü parçası bulundurmaya çalışın. (syf.86)

-Hayatı önemsemediklerini mi ? Peki hayatı önemsemeyeceksek, neyi önemseyeceğiz? Hayat yüce Tanrı'nın asla iki kere bağışlamadığı tek nimettir.

-Camda, bir şey çarpmış gibi ani bir ses, ardından, sanki yukarıdaki bir pencereden aşağı kum atılıyormuş gibi gevşek, hafif bir dökülme sesi duyulur, sonra dökülme sesi yayılır, düzenli bir ritim kazanır, akışkan, titreşimli, melodik, gür ve evrensel bir hal alırdı: Yağmurdu bu. (syf.129)

-.. sadece nicelik açısından bakıldığında bile, hayatımızın her günü eşit değildir. Benimki gibi biraz sinirli mizaçlar , günleri katetmek için otomobillerdeki vitesler gibi farklı hızlarla donatılmışlardır. Tırmanması müthiş uzun süren, yokuşlu, zahmetli günler vardır, şarkı söyleyerek süratle aşağıya kaydığımız inişli günler vardır. (syf.394)


*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesinde yayınlanan 18.baskısına aittir.
* Fotoğraf; bu kitabı okurken ortak okuma kardeşliği yaptığım arkadaşıma aittir.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)