kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2019 Salı

Marcel Proust__Albertine Kayıp (Kayıp Zamanın İzinde - Altıncı Kitap)


Bir süredir hem kitaplarımdan hem de buralardan uzaktım. Kişisel sebeplerden dolayı uğrayamadım ama çok özlemişim buraları, vakit geçirince bunu daha da iyi hissettim. Bu yılın son yazısını sevdiğim yazar Proust'um ile yapalım istedim. Son kitabı okumaya da yeni yıla girdiğim saatlerde yapacağım. :) Herkese şimdiden güzel bir sene dilerim, her istediğinizin olması dileğiyle. Sevdikleriniz hiç hayatınızdan eksik olmasın. Tekrardan mutlu seneler. 💚
____________________________________________

Kayıp Zamanın İzinde serisi benim için bir dizi gibi devam ediyor, Mahpus kitabının son sayfalarında çok etkili bir sezon finali yapmıştı, Albertine Kayıp ile içimdeki o büyük heyecan ve merakla kaldığım yerden yeni sezonla devam ediyorum. 

Evet, Mahpus kitabındaki son sahneyi hatırlarsak Albertine her ne kadar gidişinin sinyallerini vermiş olsa da başkahramanla o kadar çok vakit geçirdiğimden olsa gerek onun gibi sürekli yok ya gitmez, yine düşüncesi değişir, bizi şaşırtır tarzında düşüncelere sahiptim. Gerçekleşeceğini bildiğim sondan kaçış ne yazık ki mümkün olmadı ve Albertine gitti. Seri boyunca ağzından her çıkan cümleyle beni gülümseten François’den gelen bu haber, bu sefer beni üzmüştü. Albertine’nin gidişi mi beni üzdü yoksa kahramanımızın düşüncelerinde bile ayrılırken pişman olması aklıma geldiğinden, onun bu durum karşısında yaşayacağı hisleri mi beni tedirgin etmişti bilemiyordum. Bu düşüncelerin ardından nihayet kitabı okudum ve yine çok sevdim. 

Kitap, ilk cümlesiyle - "Mademoiselle Albertine gitti!"- üzüntülü bir yolculuğa başladığımın sinyallerini vermişti. Bundan sonrası ise Albertine’nin yokluğunun kahramanımızın gözünden bize yansımalarıydı. Açıkçası, kitabı okurken yazar o kadar güzel betimlemeler ile düşüncelerini ifade ediyordu ki onların büyüsüne kapılıp Albertine dönecek mi dönmeyecek mi konusunu merak edecek fırsatım bile olmadı. 

Kahramanımız, Albertine yanındayken cevabını almasının kolay olacağı konularda bile o kadar çok ikileme düşüyordu ki, şimdi onun yokluğuyla iyice düşünceleri karmaşıklaşıyor. Açıkçası bir sayfada sayısız kere fikir değiştirmesi ve mantıklı olandan iyice uzaklaşması yer yer kahramanı yakasından tutup silkelemek istememe neden olmadı diyemem, kıyamadım ama yine ona. Özellikle de Albertine’e yazdığı mektubu okuduğum kısımlar, annesiyle tren yolculuğu sırasında yaptığı konuşmalar en keyif aldığım yerlerdi, çok güldürdü beni. :) 

Kitabın başından sonuna kadar kıskançlığın sayısız haline tanık oldum diyebilirim. Yazar uzun uzun kıskançlık üzerine düşüncelerini paylaşmış, onları bazı yerlerde somutlaştırmış ve benim altını çizmekten keyif aldığım o yazım ifadesine dönüştürmüş. Şu zamana kadar en çok altını çizdiğim kitap buydu. :) 

Her ne kadar kitabın büyüsünü bozmamak adına söyleyemesem de kitapta çok şaşırdım zamanlar yaşadım. O kısımları okurken üzüldüğüm daha sonra umutlandığım ama yine hayal kırıklığı yaşadığım anlar oldu. Birçok duyguyu bir arada hissettiğim nadir kitaplardan biri oldu benim için. Venedik’te geçen kısımlar ve onunla gezdiğim yerleri gözümde canlandırmam ise en canlı anlarımdı. 

Serinin sonlarına gelindiğinden olsa gerek o kadar çok şey yaşanmış ki sanki yakın bir dostumuzla geçmişten bahsediyormuş gibi hissettiğim zamanlar oldu. O eski konulardan bahsederken hep başkahramanın gözünden bakmıştım, olayın diğer kahramanın bakış açısıyla da birçok gerçeği görebildiğim için ayrıca güzeldi. 

Ve ben yine bu kitabın ardından kısa bir sezon finali yapıyorum, büyük final için de hem biraz buruğum hem de oldukça heyecanlı. Seriye veda edişim zor olacak gibi görünüyor. :)

Kitapta altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar:

- Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi.
(syf 7)

- Ne var ki, gerçekte insanlar nadiren dostça ayrılır, çünkü arada dostluk varsa, zaten ayrılmazlar! (syf 12)

- Bir romanı okurken, kadın kahramana sevdiğimiz kadının yüz hatlarını yakıştırmamanın imkânsız olduğunu biliyordum. Ama kitap mutlu bir sona bağlansa da, bizim aşkımız olduğu yerde saymıştır ve kitabı kapattığımızda, sevdiğimiz, romanda nihayet bize gelmiş olan kadın, hayatta bizi daha fazla sevmemektedir. (syf 39)

- Acının dinmesi mi? Ölümün var olan şeyi silip geri kalan her şeyi olduğu gibi bıraktığına, diğerinin varlığını sadece bir ıstırap kaynağı olarak algılayan kişinin kalbinden ıstırabı çekip çıkardığına, ıstırabı çıkarıp, yerine başka bir şey koymadığına gerçekten inanmış olabilir miydim? (syf 62)

- İnsan gönlünde yatanların ne kadar azını biliyor! (syf 62)

- (..) çoğu kez, âşık olduğumuzu anlamamız, hatta belki âşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir. (syf 92)

- Ara sıra, kalbimle hafızam arasındaki iletişim kopuyordu. (syf 112)

- Eski günler yavaş yavaş daha önceki günlerin üzerini örter, sonra da onları izleyen günlerin altına gömülürler. Ama nasıl ki dev bir kütüphanede en eski kitapların bile muhtemelen kimsenin arayıp sormayacağı birer nüshası bulunursa, her eski gün de içimizde yerini almıştır. (syf 128)

- Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de sadece, bizi sevenlere yalan söyleriz. (syf 194)

- İnsan ulaşamadığı veya kesin olarak ulaştığı hedefleri kolaylıkla küçümser. (syf 258)

- Tıpkı yaşayan insanlar gibi ölülerin de bir şeye sevineceğini mi üzüleceğini mi kestirmek imkânsızdır. (syf 263)

- Artık sevmediğimiz ve yıllar sonra karşılaştığımız kadınlarla aramızda ölüm yok mudur gerçekten de? (syf 280)

18 Temmuz 2019 Perşembe

Jane Casey-Ölüme Terk Edilenler (Maeve Kerrigan Serisi)



Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, açıkçası bilinçli olarak da seçmedim, hediye olarak gelmişti. Hatta elime alıp arkasını falan okuduğumda bir seriye ait olduğunu gördüm. İlk başta, seriyi okumadım anlamsız olacak diye çekinirken aslında öncesinde ya da serinin sonunda okumanın pek bir fark yaratmayacağını okuyunca sevindim. 

Kadın polis kahramanımız Maeve'nin mesleğe ilk başladığı zamanı anlatıyor. İlk başlardaki acemi halleri ve çektiği sıkıntıları okumanın yanında biraz da özel hayatına dair bilgiler ediniyorsunuz. Tabi bunların yanında bir de yakalamamız gereken acımasız bir suçlumuz var. 

Buraya kadar her şey heyecanlı görünüyor ama gel gör ki kitabı okumaya başladığımda hayal kırıklığı yaşamadım değil. Şöyle ki, kitabımız zaten 150 sayfa kadar bir çırpıda okunacak kalınlıkta, bizim olaya odaklanmamız neredeyse son 40 sayfayı buluyor ve olay bildiğiniz 2-3 sayfada oldu bitti denilecek şekilde çözülüyor. Olay biraz geri planda kalmıştı, öncesinde biraz daha hareketlilik olabilirdi, bazı yorumlara baktığımda da yazarın bu kitabının diğer kitaplara oranla beklentiyi pek karşılamadığını okudum.

Başlangıç için o yüzden iyi oldu benim için, beklentim yüksek olmadan seriye başlayabilir ve en azından 1-2 kitap daha okuyup daha iyi değerlendirme yapabilirim. Her şeye rağmen benim için güzel bir mola oldu bu kitap.

Altını çizdiğim bazı satırlar:

- Ne kadar iyi olduğunun gösterişini yapmak, sevilmeyen olmanın en kestirme yoludur. (syf. 15)

- Daha hızlı ol. Hatalı olduğundan daha fazla haklı ol. (syf. 15)

- Müfettişin bana hatırlattığı gibi, yanlış anlamak benim çaba harcamadan yaptığım tek şeydi. (syf. 22)

- Her şey çok hızlı ilerliyordu. Sanki bir lunaparkta, dönme dolaba binmek için gitmiş ama kendimi hız treninde bulmuş gibi hissediyordum. (syf. 103)



*Alıntılar; Olimpos Yyaınları'nın 2019 senesi II. Basımına aittir.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Aziz Nesin'den Sosyalizm Geliyor Savulun



İlk yazmaya başladığım sıralardı, her aya bir Nesin kitabı okumaya çalışıyordum, o zamanlarda okuyup paylaşmayı atlamışım. 

Her aya bir Nesin kitabı okumalarımın bir diğer durağıydı bu kitap. İçerisinde 13 öykü bulunuyor, başlardaki öyküler diğer öykülerine oranla daha uzundu, bu durum da beni oldukça mutlu etti, çünkü uzun öyküleri daha bir roman tadında oluyor, daha doyurucu ve daha ayrıntılı, bir de ben karakterlerin ve de olayın geçtiği yerlerin betimlemelerle canlandırılmasını seven biri olduğum için olayın içerisinde kendime bir tabure çekmişim gibi hissedebiliyorum. Bu öykülerin bazılarında da bu hissi çok iyi yaşadım.

Bazı öykülerin sonu sürpriz olmasa da ilerleyişinde yer alan nokta atışlar hem güldürdü hem de düşündürdü. Sonlarda yer alan-Altın Palmiye Ödülü kazandığını anlattığı- öyküleri ise en sevdiklerim oldu diyebilirim. Yaşadıklarımı yazsam roman olur sözünün öyküye dönmüş haliydi, kişi ve yer adlarını değiştirip anlatsan kurmaca olduğunu düşündürtecek kadar komik ama okudukça yaşanılmış olan tuhaflıkları göz önüne aldıkça neden olmasın dedirtecek kadar da gerçek. :)

Kitabın son sayfalarında mizaha dair satırlar da altı çizilecek cinstendi, çok çok hoşuma gitti. 

Yine sevdiğim bir okumaydı benim için, ilgilisine tavsiye ederim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Benim konser eleştirim de gazetede geniş bir yer almıştı. Bu yazı benim gazetecilik hayatımın ilk başarısıdır. Çünkü konser eleştirisiyle bizim gazete, bütün öteki gazeteleri atlatmıştı. Öbür gazetelerin birinci sayfalarında küçük bir haber olarak, konserin geri bırakıldığı bildiriliyordu. Oysa ben geri bırakıldığı için verilmeyen bir konserin eleştirisini yapan dünyada ilk gazeteci olmuştum. (syf 39)

(+)Sizi anlayabilecek insan nerede? Yok, yok...
   (-)Bir kişi bile anlasa, bu mutluluk yeter insana... dedim. (syf 110)

- Yolda bir gazeteci arkadaşımı gördüm. 
  (+) Ben ölmüşüm.. dedim.
  (-) Hangimiz yaşıyoruz ki.. dedi. (syf 132)

- Eh, bizde yazarın kaderi bu, yazınızı beğenen söver, beğenmiyen söver.. (syf 183)

- Sayın okurlarım, amacım size ALTIN KİRPİ haberini vermekti. Ama görüyorum ki zamanımızın olayları içinde bir yazarın Altın Kirpi değil , altın deve kazanması bile önemli sayılmıyor. (syf 196)


*Alıntlar; Yaylacık Basımevi 1978 senesi V. Basıma aittir. 

25 Haziran 2019 Salı

Türk Aynştaynı: Oktay Sinanoğlu Kitabı - (Söyleşi:Emine Çaykara)




Oktay Sinanoğlu’nun çocukluğundan ailesine, okul yıllarından yurtdışı serüvenine, bilim insanlarıyla olan ilişkilerinden bilim dünyasına kazandırdığı teorilerine, Türkçe ve Türkiye üzerine düşüncelerine ve bunun gibi birçok konuya dair anılarından süzülen olumlu-olumsuz her cümlesine sanki karşılıklı sohbet eder gibi samimi ve doğal bir anlatımla - soru-cevap eşliğinde - tanıklık ediyorsunuz. Bunu kronolojik bir sıralama eşliğinde yapması da o dönemdeki olaylarla bağlantı kurmanızı ve yaptığı çalışmalar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmanız açısından kolaylık sağlıyor. 

Yaptığı çalışmalar üzerine sohbetlerde kuramlardan bahsederken en basit şekliyle ifade etmesi, önceki çalışmalara atıf yaptığında tekrardan kısa bilgiler vermesi ve eğer ortak çalışma yaptıysa da kimle çalışıyorsa onun hayatına dair kısa bilgi vererek nerede ne konumda olduğunu belirtmesi araştırma yapmak isterseniz kolaylık sağlaması açısından iyiydi. Ayrıca yazdığı kitap, makale vb yayınlarının hepsi kitaba liste şeklinde eklenmiş. 

Bir ara bir sürü çalışma yapıp da hiçbirini yayınlamayınca rüyasına bir nine giriyor ve yaptığı çalışmaları kendisine saklamamasını ve en kısa zamanda yayınlamasını söylüyor, bu satırları okuyunca bilim aşkıyla yatıp kalkıyor cümlesinin tam karşılığını verdiğini düşündüm. 

Yurt dışında gittiği konferansları, yaptığı çalışmalar için araştırmalarını, mahalle arasında seyahat ediyormuş gibi ülkeler arası yaptığı seyahatleri okurken başınız da dönmüyor değil. :) Beni en çok etkileyen bir yönü de bu kadar sayısız makale, konferansa rağmen sosyal hayatının da bir o kadar kaliteli olmasıydı: tekne kiralayıp okyanusları mı aşmadı ya da pilotluk eğitimi alarak yurt dışında tek başına uçak kiralayıp yolculuk mu etmedi? 

Kitabın son bölümünde; bebekliğinden itibaren annesinin tuttuğu günlükten birkaç sayfayı da kapsayan hayatının birçok dönemine ait fotoğraflara ulaşabiliyor ve ayrıca Sinanoğlu hakkında yerli ve yabancı basında çıkmış gazete küpürlerine göz atmış oluyorsunuz. 

Yurt dışında bir o kadar takdir edilip üniversitelerinde kalmaları için çaba harcayan ülkeleri okuyup ardından ülkesi için birçok yeni fikirle gelip eli boş dönmesini okurken üzülmeden edemiyor insan. 

Benim burada ifade ettiğim yaşamının sadece kısa bir özüydü, daha fazlası için mutlaka okumanızı tavsiye ederim, keşke daha uzun yaşasaydı da yaptıklarını ve yapmak istediklerini uzun uzun anlatmaya devam etseydi. 


Altını çizdiğim ve not ettiğim alıntılara birkaç örnek; 


- Oktay Sinanoğlu bir âşıktır, bilime âşık, vatanına milletine âşık, Türk diline, tarihine âşık, insanlığa, daha doğrusu her insanın içinde gizil duran en yüksek mertebelere ulaşabilme yeteneğine âşık. (syf. 409 - Kendini tanımlaması istendiğinde verdiği yanıt) 

- Japonya'ya gidiyoruz, "yaa şu Nobel'i alsana artık"; Hindistan'a gidiyoruz, "Nobel'i almanı bekliyoruz". Türkiye'de de halktan diyenler oluyor. Asya'da birkaç millet, "Yaa senin canın istemiyorsa bizim için al" diyor. Ne bileyim, Nobel ne demek? İnsanın bu cihanda yapıp yapmadıkları yalnız Nobel'le mi ölçülür? Ben yaptıklarımı, meraktan ve manevi zevkler için yapıyorum. (syf. 236) 

- Şöhret gibi şeyler beni ilgilendirmiyor; bilimi bilim aşkı, merak için yaptım hep. (syf. 182) 

- Bende hiçbir zaman böyle bir his olmadı, herkesi aynı gördüğüm için.. Kadın-erkek diye ayrım yapmak, ırk ayrımı gibi bir şey. Dedim ya, her insanın içinde birtakım cevherler vardır, onlara bakmalı, kalıplara değil. (syf. 130) 

- Araştırmaları yaparken en büyük mükâfatım, gecenin üçünde filan sorunu çözdüğüm zaman, veya işin püf noktasını anladığım zaman duyduğum haz. Uçuyorum... (syf. 111) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2004 senesindeki 23. baskısına aittir.

19 Haziran 2019 Çarşamba

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra (Kayıp Zamanın İzinde- Dördüncü Kitap)





Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 4. Kitap –Sodom ve Gomorra- diğer kitaplara oranla okunması daha kolay ama olay çeşitliliği ve isimlerin çokluğu sebebiyle de benim için daha karışık olanıydı. Kitabın adının büyük bir tufan ile yok edilen Lut kaviminin yaşadığı şehirler olmasından dolayı daha kapağı açmadan, acaba Proust neden böyle bir isim seçti diye düşündürmeye başladı, daha sonra kitaptaki olayları okuyunca da isminin kitabı yansıttığını anlamış oldum. 

Kitabın ilk cümlesi –bildiğimiz gibi- kelimeleriyle başlıyordu ve o an bir önceki kitapta aklımda kalan bütün soruları sıraladım, örneğin Swann’ın durumu, başkahramanımızın gönül ilişkileri, edineceğini söylediği olumsuz deneyimlerin yanı sıra gelecek kitaplarda bizi bekleyen olaylar gibi. Daha ilk sayfalarda şaşırtıcı bir giriş yapıyor yazar. Önceki kitapta uzunca hayatlarına göz attığımız prensler, prensesler, baronlar, dükler, düşesler ve sosyetenin mensup olduğu soylu bir dünya kişiyle olan ilişkimiz kaldığı yerden devam ediyor, kendi aralarında birbirlerini övmeleri, ortamda olmayanın ardından atıp tutmaları kısacası dedikodunun bir an bile eksilmediği satırlar sizi bekliyor. Bonus olarak da hiç tahmin etmediğiniz karakterlerin eşcinsel ilişkileri de size sunuluyor. Yazar, bu konudan bahsederken iki kutup arasında gidip geliyor gibi hava çizmiş, her iki düşünceden de satırlara rastlamak mümkündü. Sosyete muhabbetleri demişken, beni en çok sinirlendirip üzen ise Swann’a dair olan konuşmalar oldu, sanırım ilk kitaptan itibaren onun düşüncelerine misafir olduğumdan kendisini çok benimsedim ve son iki kitaptır yaşadıklarından dolayı da fazlasıyla üzülüyorum. Onun hakkındaki konuşmaların arasında Dreyfus olayına da tekrardan uzun uzun değinilmiş. 

Kitabın geneline bakıldığında, davetlerin büyük yer kapladığını, davetten arta kalan kısımlarda kahramanımızın şehirdeki turlamalarını ve otelde geçen zamanlarını görüyorsunuz. Otelde geçen bazı geceleri bana eski kitaplarda kendi kendine düşündüğü satırları anımsattı, özellikle de uyku ve anımsama üzerine düşüncelerini ifade ettiği kısımlar akıp gitti. Özellikle de kitapta bir bölüm vardı ki beni en çok etkileyen kısımdı diyebilirim. Gönül Tutuklukları başlığı altında büyükannesine karşı hissettiklerini kaleme aldığı satırlar sizin de kahramanla aynı hisleri paylaşarak sizin için değerli olan sevdiklerinizi düşünmenizi sağlıyor. Duygu aktarımlarının hüzün dolu oluşundan mıdır bilmiyorum ama birçok satırında tutuklu kaldım, düşünceler arasında savrulup durdum. 

Her kitabında dile getirdiğim yazarın merak tohumları ektiği satırlara bu kitapta da rastlamak mümkün, bir de bu kitapta her bölümün altında içeriğe dair anahtar ifadelere yer vermişti, neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen nasıl gelişeceğini merak ettiğimden yine bazı bölümleri daha çabuk okumak istedim. Bir sonraki kitap için yeterli merak unsurunu da sonlara doğru fazlasıyla verdi. 

Başkahramanımızın beni deli eden değişken hallerine de değinmeden geçmek istemiyorum. Gelgitli yapısı beni hem sinir etti hem de bazı yerlerde gülümsetti. Daha kendi ne istediğini bilmeden karşı taraftan yana beklentiye girmesi de ayrı bir tezatlıktı. Albertine’nin de dahil olduğu sayısız gönül ilişkileri başımı fazlasıyla döndürdü, bundan sonrası da bu hızla mı devam edecek merak ediyorum. François ile olan konuşmalarında her zaman olduğu gibi François’in çenebaz halleri süperdi. Kurduğu cümlelerdeki nokta atışı ifadeler ve seçtiği kelimeler güldürdü. 

Sonuç olarak, benim için daha hareketli ve yoğun bir okuma serüveniydi, serinin sıradaki kitabıyla kayıp zamanda iz sürmeyi heyecanla bekliyorum, umarım güzel olur.

Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar şu şekildeydi:

* Gözümüzü açan, açıklamadır; bir hatanın ortadan kalkması bize fazladan bir duyu kazandırır. (syf. 19)

* (..) geleceği bazen farkına varmadan içimizde taşırız, yalan zannettiğimiz sözlerimiz, yakın gelecekteki bir gerçekliği tasvir eder. (syf. 44)

* Zihnin her türlü faaliyeti, gerçeğe boyun eğmek zorunda olmadığı takdirde daha kolaydır. (syf. 54)

* Aşk aşktır, ne denebilir ki? Yine de bence aşkın belirli sınırlar içinde kalması gerekir. (syf. 82)

* İnsanlar çok meraklı. Ben hiçbir zaman meraklı olmadım; âşık olduğum ve kıskandığım zamanlar hariç. (syf. 105)

* Sevgi bittikten sonra bile, sevmiş olmak tamamen anlamsız değildir, çünkü daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sevilir. Bu hislerin hatırasının sadece benliğimizde mevcut olduğunu hissederiz; onu görmek için kendi içimize bakmamız gerekir. (syf. 106)

* (..) bizi aynı anda hem daha şüpheci, hem kandırılması kolay kılmak, sevdiğimiz kişiden başkalarına oranla daha çabuk kuşkulandırmak ve itirazlarına kolay inandırmak, aşka mahsustur. (syf. 231)

* Birkaç dakika boyunca, insanın sevdiği kişinin yanında olsa da, onunla birlikte olmayabileceğini hissettim. (syf. 410)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesi XVII. basıma aittir.


17 Haziran 2019 Pazartesi

Kazuo Ishiguro'dan Günden Kalanlar


Nobel ödüllü yazarımızın okuduğum ilk kitabıydı. Kendisini geç tanıdığım için her ne kadar çok üzülsem de açıkçası çok da doğru bir zamanda yollarımızın kesiştiğini düşünüyorum. Daha önce okusaydım belki de cümlelerinden bu kadar keyif alamazdım. Hoş belki de alırdım ama sevdiğim cümleleri erkenden bitirmiş olmanın şimdi üzüntüsünü yaşıyor olurdum. Sonuç olarak içimde yine de bir şeylerin pişmanlığının kırıntısını yaşamaktan kendimi alıkoyamayacağım kesin. Öyle ya da böyle. Gelgitlerimi bir kenara bırakırsak aslında kitabın atmosferi de böyleydi. Söylenenlerden çok söylenmeyen cümlelerin, yaşanan olaylardan çok yaşanmadık anların ya da anladıklarımızdan çok hissedemediğimiz duyguların satırlarda hayat bulmasıydı. 

Kitap, başuşağımız Stevens’ın yeni işvereni için arzu duyduğu düzeni oluşturmak için geçmişte birlikte çalıştığı eski kahyasını ziyarete gitmesini ve bu yolculukta hem geçmişe yolculuk yapıp yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesini, dönemin ünlü kişilerine anılarında yer verip siyasi durumu gözler önüne sermesini hem de anın verdiği doğa güzellikleri üzerine uzun uzun göz dolduran betimlemelerle eşsiz gezinti fırsatı sunmasını okuyorsunuz. 

Kitap, sayfaları size birbiri içine geçmiş ayna hissiyatı veriyor, demek istediğim aslında sadece başuşağımız Stevens’ın salt düşüncelerine değil, aksine her karşılaştığı birinin anısıyla onun hareketleriyle gelişen başka bir düşünceye geçiş yaşıyorsunuz. Bazen hislerin hangisi gerçek kestiremiyorsunuz ya da ifade edilmeyen bir duyguyu hissettiğinizde acaba doğru mu hissettim diye aklınızdan geçiyor, emin olamıyorsunuz, çünkü Stevens biraz da kapalı kutu gibi, sadece iş odaklı olduğu için duygularını aldırmış gibi davranıyor. :)

Belli bir olay örgüsü yok, bu da aslında durağan bir okuma olacağının habercisi ama nedense ben bu tarz kitapları sevdiğimden midir nedir yine de son sayfaya kadar bir heyecanla okudum. Belki de, kahyanın yanına gidene kadar anlattıklarının kitabın sonunda nasıl bir sona karşılık geleceğini düşünüp durmamdan kaynaklı olabilir. Düşündüğüm gibi bitti ama hani bazen olacaklardan eminsinizdir ama yine de bir umut belki dersiniz, o hissi yaşadım, kitabı kapattığımda bir süre en başa dönüp olaylar şu şekilde olsaydı neler olabilirdi diye düşünmeden edemedim.

Kısacası, ben kitabı çok sevdim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Bu kitabın bir de filmi varmış, sevgili Deep'im sayesinde öğrendim, çok teşekkür ederyim buradan tekrardan. :) Bir de filmi izleyip kendi kafamda canlandırdıklarımla ne kadar benzermiş onu göreceğim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar:

* Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez. (syf. 14)

* Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz. (syf. 29)

* Yaşamımın geri kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde. (syf. 47)

* Doğrusu, bugünün dünyası çok karmaşık ve güvenilmez bir yer. (syf. 128)

* Ama falanca olay farklı sonuçlansaydı neler olabilirdi diye durmadan tahmin yürütmenin ne anlamı var ki? İnsan muhtemelen ruh sağlığını bozar böyle. (syf. 152)

* Deniz havası iyi gelir insana. (syf. 202)

* Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? (syf. 205)



* Alıntılar, Yap Kredi Yayınları'nın 2018 senesi X. Basımına aittir.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Marcel Proust-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde (Kayıp Zamanın İzinde-İkinci Kitap)




Ihlamura batırılan bir madlenle başlayan geçmişe yolculuğa bu kitapla ağır adımlarla devam ediyorsunuz. Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabını okurken hem geçmişin ayak izlerinin üzerinden tekrardan geçiyorsunuz hem de size kapılarını açan bu geçmişin büyülü dünyasında kendinizi kaybediyorsunuz. Kimi an geliyor sizde kendinizi yatağınıza atıp boş gözlerle tavanı seyredip zihninizde olur olmaz düşüncelere ev sahipliği yapıyorsunuz, kimi an geliyor duvarlar üstünüze geliyor kendinizi sokağa atıp sakinleşmek adına uzun yürüyüşler yapıyorsunuz, bazı zamanlarınız oluyor ki hiç bitmesini istemeyip kültürel faaliyetlere eşlik edip ruhunuzu doyuruyorsunuz. Kısacası anlatıcıyla aranızda öyle bir gönül bağı kuruyorsunuz ki onun hayatında gelişen olaylar karşısındaki düşüncelerine olumlu-olumsuz yorumlar yapıp onun sırdaşı oluyorsunuz.

Kitabı okurken aklıma gelen ilk şey ismin halleri oldu, şöyle ki bu kitap bana aşkın, sevginin 5 halini de yaşattı. Örneğin, yeri geldi yalın halini gördüm, karakterlerin içinde bulunduğu duyguları ifade edişindeki saflık, kendilerine bile itiraf edemeyişleri, çocuksu davranışları, hislerinin doğruluğunu tartışmaları, ebeveynlerine dair söylemek isteyip de söyleyemedikleri duyguları vs. yeri geldi yönelme halini yaşadık beraber, hislerin iyice açığa çıkması, dile gelme çabası, somutlaştırdığı hisleri sahibine sunmaya çalışması. Hiç istemesek de ayrılma hallerini de yaşadık, duygu dünyalarındaki süt liman hallere tanık olduğumuz gibi kopan fırtınalara da tanıklık ettik, başka kentlere rotamızı çevirdik. 

Aşkı, mutluluğu, mutsuzluğu, kıskançlığı, insan ilişkilerini, hayal kırıklıklarını ve yaşadığımız bunlar gibi bir sürü duyguyu inci gibi dizilmiş kelimeler aracılığıyla okuma zevkine sahip oluyorsunuz. Altını çizdiğim onca cümleye rağmen çizilmeyi bekleyen bir o kadar daha güzel benzetmelerin olduğu nadir kitaplardan. Cümlelerin uzunluğu sağ olsun bir başlıyordum çizmeye bir bakmışım sayfa sonuna gelmişim. :) 

Yazarda bir sevdiğim özellikle de birçok cümlenin ardından ilerde göreceğiniz gibi ya da aslında şöyle olacak diyerek sizi ilerisi için hazırlaması ve bir o kadar da merak tohumlarını aklınıza ekmesi. Sürpriz bozucu gibi gözükse de aksine acaba nasıl yazar bunu ifade edecek, hangi güzel cümlelerle karşımıza çıkacak diye düşünmeden edilmiyor. En azından benim için öyle :)

Son olarak yine belirtmeden geçemeyeceğim, çevirmeni takdir etmeden geçtiğim sayfa olmadı resmen, Roza Hakmen böyle zorlu bir eserin hakkını fazlasıyla vermiş. Ben okurken bazen kopup giderken başka dünyalara o birbiri ardına bağlamış o güzel duygu yüklü cümleleri. :)

En kısa zamanda diğer kitapla olan yolculuğum ile Proust'un izinden yürümeye devam. :)


Altını çizmekten kendimi alamadığım satırlardan bazıları:

- Zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. (syf. 74)

- Duyularımızın benzetme yeteneği de hayal gücümüzünkinden pek fazla olmadığından, görünür dünya da gerçek dünya değildir; öyle ki, gerçekliğin elde edebileceğimiz nihayet yaklaşık resimleri, görülen dünyadan en az görünen dünyanın hayal edilenden farklı olduğu kadar farklıdır. (syf. 119)

- (..) yüce zihinlerin teveccühünün doğal sonucu, vasat zihinlerin anlayışsızlığı ve düşmanlığıdır; halbuki büyük bir yazarın icabında kitaplarında bulabileceğimiz sevecenliğinin bize verdiği mutluluk, zekası yüzünden seçmediğimiz, ama sevmekten de kendimizi alamadığımız bir kadının düşmanlığının verdiği acıdan çok daha küçüktür. (syf. 138)

- Mutluluk aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir. O büyük mutluluğun sebebi, kalpte değişken, durmadan tutmaya çalıştığımız, yer değiştirmediğinde neredeyse fark edilmez olan bir şeyin varlığıdır. Aslında aşkta sevincin etkisiz hale getirdiği, gizli bir güce indirgediği, ertelediği, ama -istediğimizi elde etmesek, uzun süredir zaten olacağı gibi- her an çekilmez olabilecek, daimi bir ıstırap mevcuttur. (syf. 151)

- Kalbimizde bir başkasının hayali sürekli olarak bulunuyorsa, her an parçalanabilecek olan tek şey mutluluğumuz değildir; bu mutluluk yok olup gittikten, biz ıstırap çektikten sonra, ardından, ıstırabımızı dindirmeyi başardığımızda, aynı mutluluk kadar yanıltıcı ve geçici olan şey, sükunettir. (syf. 197)

- Aşka ilişkin anılar, hafızanın genel yasalarından bağımsız değildirler; hafızanın kuralları da, alışkanlığın daha genel yasalarına tabidirler. Alışkanlık her şeyi zayıflattığı için, bir insanı bize en iyi hatırlatan şey, aslında unuttuğumuz şeydir (önemsiz olduğu için unutulmuş ve bu sayede bütün gücünü koruyabilmiştir çünkü). İşte bu yüzden, hafızamızın en güçlü kısmı bizim dışımızda, çisentili bir rüzgarda, bir odanın rutubet kokusunda veya yanmaya başlayan bir ateşin ilk andaki kokusundadır; kendi benliğimize ait, zekamızın işe yaramaz diye küçümsediği şeyi, geçmişin son ve en güçlü kalıntısını, bütün gözyaşlarımız dinmiş gibi görünürken hala bizi ağlatabilen şeyi bulduğumuz her yerdedir. (syf. 212)

- Öyle ki, alışkanlık denen şey olmasaydı, hayatın, her an ölme tehdidiyle karşı karşıya olan kişilere - yani bütün insanlara - harikulade görünmesi gerekirdi. (syf. 277)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınlarının 20.baskısına aittir.
*Fotoğraf ise ortak okuma arkadaşımın bakışındandır.

21 Ekim 2018 Pazar

Mine Söğüt'ten Deli Kadın Hikayeleri




Kitapta 21 hikaye var, bu hikayeler öyle okuyup geçeceğiniz tarzda olmayıp aksine okudukça ruhunuzu kanatmakla kalmayıp düşüncelerinizden kaçmak isteyeceğiniz kadar iç karartıcı. Kitaptaki öykülerin çıkış noktası delilik, delirerek ölenlere diye başlıyor ama onları bu noktaya getirenler neler onları görüyoruz. Yaşanılanlar hiç kolay değil, kadın olmanın en zor hallerini gözler önüne sermiş yazar; tecavüz, istismar, şiddet, travmalar vb. Her öykü farklı bir olumsuzluktan beslenmiş. Bunlar günümüzün de değişmezleri olduğu için okurken insan etkilenmeden geçemiyor. 

Kitabın sayfa kalitesi o kadar güzel ki, pürüzsüz , parmaklarınız sayfalarda kayıp gidiyor, bunu neden bu kadar ayrıntılı ifade ettiğime gelirsek bana sanki anlatılanların ağırlığına, yapılanların çirkinliğine, kadınların bedenen ve ruhen çektiklerine inat hayatın yine de kaldığı yerden devam edişini simgeliyor, hayata yeni bir sayfa açmak gibi aynı.[ Sayfa kalitesini de buna bağlayan benden başkası da yoktur sanırım. :)] 

Bazı sayfalar arasında yer alan görseller beni ürkütmedi dersem yalan olur, o kasvetli havayı çok güzel yansıtmışlar. Onlara da ayrıca bayıldım. Hikayelerle birlikte düşününce etkisi daha vurucu oluyor. 

Yazarın dili sıradan değildi, anlatım herkese hitap etmeyebilir, gününde okunmadığında etkileyiciliği azalabilir, benim için doğru bir tercihti. 


Deliliğe yakın hissettiren alıntılardan bazıları; 


- Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz. (syf. 12) 

- Hani derler ya insan ölürken hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş, yok çocuğum, yalan. Ben ölüyorum ve hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden falan geçmeyecek. Hissediyorum. Ben unutmak istiyorum doktorcuğum. Eskiden olan her şeyi unutmak. İnsan ölürken geçmişi hatırlarsa çok üzülür değil mi? İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki? (syf. 20) 

+Deli olduğunun farkında mı?'' 
   - Evet farkında.'' 
   + Deliliğinden kurtulmaya çalışmamış mı hiç... iyileşmeye?'' 
   - Hayır. O çok sevmiş deliliğini.'' 
   + Nereden anladınız bunu?'' 
  - Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan... kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir. Kendini ve deliliğini... (syf. 44) 

- Deliliğin cazibesi ne kadar tehlikelidir bilemezsiniz... (syf. 119) 

- Modern bir mezarlık arıyoruz. Birlikte geçmişi ve geleceğimi gömeceğiz. (syf. 155) 


* Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesinde yayınlanan 13. Baskısına aittir. 
* Fotoğraf; bana bu kitabı hediye eden, kitaplar ile anılarımızı iyice zenginleştirdiğim arkadaşıma aittir.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)