kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2020 Çarşamba

Émile Zola__Nana / #kom2020 /


Evet, yine bir klasikle merhaba. :) Arkadaşlarımla her aya bir klasik belirledik, bu ocak ayının kitabıydı, tabi ben anca paylaşım yapıyorum. Şubat kitabımız da Don Quijote, çok keyifli gidiyor. Keyifle yazacağımı düşünüyorum onun yorumunu ama henüz bitmedi tabi, bakalım. Hepinize bol kitaplı günler dilerim. 💚

____________________________________________________________

Natüralizmin kurucusu ve en önemli temsilcisi olarak görülen Emile Zola, bu akımın ilkelerini uygulama amacıyla Rougon-Macquart serisini kaleme almış, Nana da bu serinin içerisinde yer almaktadır. Yazar her kitabında olduğu gibi bu kitabı için de uzun yıllar araştırma yapmış, kitapta geçen mekanları gerçek mekanlardan seçmesinin yanı sıra sofrada sunulan yemekler gibi ufak ayrıntılara bile aynı önemi vermiş. Önsöz kısmında kitap hakkında bu tarz bilgilere yer verilmesi çok hoşuma gitti. Esere başlamadan önce güzel bir hazırlık süreci oldu benim için. :) 

Nana, çamaşırcı bir annenin ve sarhoş bir babanın kızı olarak dünyaya gelmiş ve çocukluğu yoksulluk içinde geçmiştir. Bir evlilik yapmış ve bir çocuğu olmuştur. Fahişelik yaparak yaşamını sürdürmektedir. Onun için gençliği ve güzelliği her kapıyı açmaktadır, öyle ki hiçbir yeteneği olmamasına rağmen sırf güzelliğinden dolayı tiyatroda kendisine yer bulmuştur. Nana’nın güzelliğini kullanmasını ve erkeklere her istediğini yaptırarak konumunu daha iyiye taşıma çabasını okuyoruz. Yazar bu hayatı anlatırken toplumun yaşayışına, ahlaki değerlere, ikiyüzlülüğe, çıkarcılığa ve bunun gibi birçok kavrama değiniyor. 

Nana benim için hem okuması kolay hem de zor bir eser oldu. Kitabın en başından beri yazar o kadar güzel kişileri ve mekanları tasvir etmiş ki ben de o mekanlarda geziniyor ve kişileri tanıyor gibi hissettim, bu da karakterlerin yaptıkları her davranışta sinirlenmeme ya da sevinmeme neden oldu. 

Nana’nın bazı zamanlarda çocuğuna olan özlemini dile getirmesi, kendisinin borç içinde yüzerken başkasına elindeki son parayı verebilmesi, sevdiklerine elinden gelen yardımı hiç düşünmeden yapması sizi ona yakınlaştırıyor, tam düzenli bir hayata geçiş yapacak derken tekrardan yanlış kararlar vermeye başlaması ise sizi sinirlendiriyor. Onu anlamaya çalışmak beni çok yordu, bazı yerlerde yaptıklarının hiç elle tutulur yanı yoktu. 

Kitapta en çok uzun betimlemeleri sevdim, özellikle tiyatroda geçen kısımlar, bana da kulis havasını soluma fırsatı verdi, tasvirlerinin çok ayrıntılı oluşu gözünüzde birebir canlandırabilme fırsatı veriyor, tabi bu tarz anlatımları sıkıcı bulanlar için işkenceye dönüşebilir o sayfalar. 

Nana merkezde gibi görünse de aslında yan karakterlerin bile bazı zamanlarda büyük rolleri vardı ve olayların gidişatını değiştirecek davranışlarda bulundular. Bunu ayrıca sevdim, tek Nana’nın geleceğini düşünmekle kalmadım diğerlerinin durumunu da merak ettim. 

Kitabın sonunu tahmin ediyordum ama bu sonucun nasıl olacağını kestiremiyordum, bir sürü seçenek belirlemiştim ama tutmadı. :) Sonuç olarak, yazarın Germinal kitabını okumuştum ve aşırı beğenmiştim, bunu da sevdim ama ondan birkaç tık daha az tabi.

Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:

- Sevmek, çok budalacaydı, hiçbir yere varmıyordu. (syf 195)

- Şu kırılgan insanlığının çatırdayıp çöktüğü o korkunç bunalım içinde neden hemen Tanrı'yı düşünmemişti? (syf 225)

- Doğru, dedi ikna olmuş bir ifadeyle, sevgi her şeyden önce gelir. (syf 232)

- Böyle bir gönül serüveni uğruna kendini harcamakla hata ediyordu; geçici hevesler yaşamı berbat ederdi. (syf 238)

- (..) içinden bir ses beğenilerle renkleri tartışmamak gerektiğini söylüyordu, çünkü günün birinde kimi seveceğimiz hiç belli olmazdı. (syf 248)

- Saygının bulunmadığı yerde sevgi olmazdı. (syf 307)

- Ölme şeklinin bir önemi yoktu, önemli olan soylu bir ölüm olmasıydı. (syf 332)


Alıntılar; Türkiye İş Bankası  Kültür Yayınlarının 2019 senesinin IV.Baımına aittir.
Fotoğraf; ortak okuma yaptığım arkadaşıma aittir. :)

1 Şubat 2020 Cumartesi

Hüseyin Rahmi Gürpınar__Efsuncu Baba / #kom2020 /


Kitap okumayı çok seviyorum ama Türk Edebiyatı'na gelince çok eksiğim var. Bu sene bu eksik yönümü biraz kapatmaya çalışacağım. Umarım başarılı olabilirim. İş Bankasının bu serileri bana ilaç gibi gelecek, eminim. 😇 

_____________


Başkahramanımız adından da anlaşılacağı gibi-Efsuncu Baba- büyülerle ve tılsımlarla uğraşan, yapacağı her işini uğurlu bir saate denk getirmeye çalışan, uğursuz saat ve günlerde hiçbir işini yapmayan, yazdığı tılsımlar sayesinde kendisinin ve çevresinin başına bir şey gelmeyeceğine inanan biridir. Öyle ki, bir tılsımla ölümcül hastalıklardan kurtulacağına inandığı gibi evine yaptığı tılsımlarla da hiçbir hırsızın evine giremeyeceğine inanmaktadır. Kısacası, her anını böyle yaşamaktadır.

Efsuncu Baba, eline geçen bir kitap sayesinde orada yazılanları gerçekleştirdiği takdirde bir define bulacağına inanmaktadır, kitapta yazılana göre bu defineyi iki tane insan kılığına bürünmüş melek sayesinde bulabilecektir. Agop ve Kirkor adlarında iki gençle karşılaşır. Ve böyle Efsuncu Baba’nın karşılaştığı iki iplikçi genci kitaptaki melekler sanmasıyla define arayışları başlar.

Bu iki gencin diyalogları şivelerle verilmiş ve her ne kadar anlaşılır olsa da -ki olmayan kısımlar dipnot ile çok güzel açıklanmış- arka arkaya okumak bir süre sonra beni zorladı ve ara vermek zorunda kaldım. Bir de bazı kısımlar bana orta oyunlardaki abartılı diyalogları hatırlattı, seyirciyi güldürmek adına abartılı konuşmalardan yararlanılmış gibiydi.

Ayrıca, her ne kadar kitap konusu define arayışı gibi görünse de aile bireylerinin de yaşadığı durumlar anlatılarak iyice karakterlerin içinde bulunduğu durum ve toplumsal yaşam yansıtılmaya çalışılmış ve anlatımın gidişatına yön verilmiş.

Define arayış macerasının anlatımı merak uyandırıcıydı, bu kadar kısa bir eser olmasına rağmen sonuç aceleye getirilmemiş ve ayrıntılı, birçok noktaya açıklık getirir şekilde sonuçlanmıştı. Kitaptan her ne kadar siz bir kıssadan hisse çıkartmış olsanız da bu durum yazara yeterli gelmemiş ki sonunda kendisi de vermek istediği mesajı açıkça ifade etmiş ve almamız gereken dersi bize aleni bir şekilde sunmuş.

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, bu kitapla tanışmış oldum kendisiyle ve beğendim, elimde olan diğer kitaplarını da severek okuyacağıma eminim. :)

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:

- Şimdicek bu kederli dünyanın sefası yalnız tımarhanelerde kaldı... (syf 30)

- Mesele benim kabulümde, sizin rızanızda değildir... Kaderde olan şey kendi kendine olur... (syf 42)

- Görmeden her şeye insanırsan insanı çok kandırırlar... (syf 65)

- Hepimiz daima aldanıyoruz, fakat fırsat düştükçe aldatıyoruz. (syf 75)

-Hakikatın büyüklüğünü tanıyıp da onunla dost olamayanlar, o kılığa bürünmüş yalanlarla oyalanırlar. (syf 75)

- Her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. Mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir. (syf 76)

- Bu dünya henüz büyük komik Molière çağından üç adım ileri gitmedi. Daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. Yalnız sahnenin dekorları değişti. Tarzlar başkalaştı. İnsanın mayası hep o maya... Kötüler daha kurnazlaştı. Birbirine zarar verme ilerledi. Fenalık büyüdü. (syf 77)


*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2019 senesinin IV.Basımına aittir. 
*Fotoğraf; Ortak okuma arkadaşıma aittir. :)

24 Ocak 2020 Cuma

Tomris Uyar__Otuzların Kadını


Tomris Uyar ile geç tanışanlardanım, bu okuduğum ikinci kitabıydı. İlk okuduğum kitabı Yaz Düşleri Düş Kışları'ydı. O kitabı merak edenler üzerine tıklayıp eski yazıma ulaşabilir. 😇 Bir okuma etkinliği için ikisini seçmiştik arkadaşımla. Diğer kitaplarından bir adım öne çıkmalarının sebebi de isimleriydi. Ben yazarı çok sevdim, diğer kitaplarını da ara ara alıp okumayı düşünüyorum. 💚
___________________________

Kitap, yazarın Otuzların Kadını’nı yazmaya çalışırken ne kadar zorlandığını ifade eden satırlarla başlıyor. Biçimsel sıkıntılardan söz ediyor: kağıt teksir mi olmalı yoksa pelür mü, harfleri italik mi yazsın yoksa normal mi vb şekilde içsel konuşmaların ardından aslında asıl sıkıntı ortaya çıkıyor; sözcükler. Yıllarca hüküm sürdüğü, her türlü şekle soktuğu kelimelerin Otuzların Kadını’nı gerçek anlamda yansıtamayacağını ve kendi iç dünyasının yansıması olarak kalacağından çekiniyor. Ardından gözü salondaki bir kadın portresine takılıyor, kitaba adını veren Otuzların Kadını’na. Ve böylece Uyar’ın düş mü gerçek mi dedirtecek anlatımıyla kitabın dünyasına giriş yapıyoruz.

Kitap, birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşuyor ve odak noktasını duvardaki portre oluşturuyor. Portrenin sahibinin kızının ağzından geçmişe yolculuk yapıyoruz. Portrenin sahibinin aslında yazarın annesi olduğunu bazı satırlarda fazlasıyla hissediyorsunuz.

Portrenin yapıldığı zamanlarda sahibinin neler düşündüğüne, düşlerine ve gelecekten beklentilerine, o heyecanına ortak oluyorsunuz. Bir portreye baktığınızda aslında sadece görüneni ya da görmek istediğinizi gördüğünüzü aslında arka planında ne hüzünleri, ne hayalleri barındırdığını size gösteriyor kitap.

Otuzların Kadını’nı yansıtan bir kitap gibi görünse de aslında her yaşın kadınını barındırıyor içinde: evliliğin yükünden sıkılmış bir eş, kendini yorgun hisseden bir anne, evladı ve eşi arasında kalan bir anneanne ya da hayalleri ve gerçekler arasında kalan bir torun. Bu yüzdendir ki sanırım siz birçok satırda aslında kendinizden ya da çevrenizdeki bir tanıdıktan da bahsedildiğini hissediyorsunuz, anlatılan karakteri eleştirirken bir nevi özeleştirinizi yapıyorsunuz ya da kendiniz yahut sevdiğiniz biri başarmış gibi mutlu oluyorsunuz.

Öyküler arası geçişlerde bazı zamanlar fazlasıyla yarım kalmışlık hissini yaşatıyor yazar. Tekrardan kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de aslında büyük bir boşluğun arada olduğunu hissediyorsunuz. Aynı hayat gibi.

Uyar, kadınların iç dünyalarını gözler önüne sererken dış dünyadan da soyutlamıyor bizi. Dönemin siyasi olaylarına, gençlerin eylemlerine, yaşanılan sıkıntılara, ekonomik sorunlara ya da kültürel çatışmalara da yer veriyor. Bunu yaparken üzerine çok yorum yapmıyor, size bir fotoğraf gibi sunuyor ve gerisini size bırakıyor.

Sayfa sayısının azlığına rağmen birçok duyguyu dolu dolu içinde barındıran bir kitap. Özellikle de kelime oyunları yapmadan basit bir anlatımla sizi etkileyecek bir anlatıma sahip. En azından benim için böyleydi, bana hitap eden bir yazım tarzı olduğu için ben beğenerek okudum.


Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar:

- Belki de yazma eylemi, şu ufak tefek insan bedeninin koskaca bir dünyaya açılmasını sağlıyordur.(syf 14)

- (..) kitapçı dükkânı açmanız yerinde bir karar, bana sorarsınız. Her gün sevdiğiniz yazarlarla onları seven okurların arasında olacaksınız. Eski-kitap-kokusu duyacaksınız. (syf 32)

- Bir dudak boyası lekesi, bir parfüm kokusu, bir iki saç teli bulup haklı çıkmak geldi içinden. Arasa bulabilirdi de, ama boşuna bir çabaydı. Kocasının onu başka kadınlarla aldatma olasılığı bir yana, asıl onları kendisiyle arada bir aldatmasına katlanamazdı, hiçbir haklılık uğruna. (syf 45)

- Yaşamak, bir günü daha atlatmak demekti, o kadar. (syf 47)

- Acaba bizler, yara-almadığımıza, güçlü olduğumuza bu kadar inanan çocuklarımızın bir gün biz yok olduğumuzda duyacakları boşluğu nasıl hafifletebiliriz? Şimdiden başlamalı, ama nerden? (syf 50)

- Ama kırtasiye dükkanları dünyanın her yerinde aynı kokuyordu: kişiye yalnızlığını hissettiren, öte yandan da bir renk cümbüşüyle çevresini sarmalayan kışkırtıcı bir koku. (syf 55)

- Televizyonun Türkçemi giderek bozacağından kaygılanmam sizce yersiz mi? (syf 87)

Merhaba canım,
  Önce iyi bir haber: yalnızlığa sandığımdan daha çabuk alıştım. Aslında sensizliğe demek daha doğru, çünkü ne de olsa yalnızlığa baştan beri alışkınım. (syf 107)


*Alıntılar, Yapı Kredi Yayınlarının 2018 senesindeki VII.Baskısına aittir.
*Fotoğraf, ortak okuma yaptığım arkadaşıma aittir. 

11 Ocak 2020 Cumartesi

David Grossman__Bir At Bara Girmiş




Çok değişik bir okuma deneyimi oldu benim için. Hani bazı kitapları okursunuz ve sevdiniz mi sevmediniz mi son sayfaya kadar net karar veremezsiniz, işte öyle bir kitaptı. 

Roman, bir stand-up’çının sahneye çıktığında neler anlattığı üzerine kurgulanmış. Gösterinin kahramanı: Dovaleh. Bir gün yıllardır görüşmediği hâkim olan arkadaşını arayarak gösterisini izlemesini ve sahnedeki kendisi hakkında düşüncelerini ona iletmesini istiyor. Neden çağrıldığını bilmemenin verdiği merakla hâkim arkadaş gösteriye gidiyor ve böyle ikisinin anlatımıyla gösteri başlıyor. Ben de kendimi bir mekâna bir şeyler içmeye gidersiniz ve arka fonda varlığını bilmediğiniz ama sırf oraya gittiğiniz için katıldığınız etkinliklerden birindeymişim gibi hissettim. Dovaleh’ın gösterisi için sandalyemi çektim ve kitabı okumaya başladım. 

Kendisini izleyenlere takılarak başlayan bu gösteri fıkralarla ve onlardan aldığı tepkilere verdiği cevaplarla devam ediyor. Fıkraların bazıları hatta birçoğu gerçekten de komik değil, bunu kabul ediyorum ama Dovaleh’ın onları anlattıktan sonraki tepkileri, beklentileri ve düşünceleri sizi mekânı terk etmekten alıkoyuyor. En azından benim için öyle oldu. Özellikle de Dovaleh sahne üzerindeki olayları size aktarırken, seyirciler arasında olan arkadaşının diğer seyircileri gözlemlemesi ve onlar üzerine yorumlar yapması sizin daha net çıkarımlar yapmanızı sağlıyor. 

Kitap bu seyirde ilerlerken anlatılan fıkraların gerçekçilikleri de bir yerden sonra artmaya başlıyor, daha çok güldürmekten ziyade aslında hüznün yer aldığını konulara geçiş yapıyor. Kendi hayatından ve ailesinden verdiği kısa örneklerle de okuyucuda merak duygusu oluşmaya başlıyor ve kitabın yarısından sonra ise gösteri birden Dovaleh’ın hayatında önemli bir yere sahip olayın anlatılmasına geliyor. Kitabın bu kısımları beni daha çok bağlayan noktaydı, çünkü hâkim arkadaşın da o olayın geçtiği yerde olması ve içten içe kendisine sataşmasından korkması, acaba arka planda ne var dedirtiyor? Basit ama insanı meraklandıran bu kurgu da işte beni kitaba bağladı. 

Komediden çok trajediye dönüşen bu süreç, daha çok iç hesaplaşmaların olduğu bir hayat travmasını gözler önüne seriyor. Dovaleh’ın merkezde olduğu ama etrafındaki herkesin nasibini aldığı bir hesaplaşma bu. Benim en çok sevdiğim kısımlar da bu satırlardı. 

Dovaleh her ne kadar kendisi için önemli olan bu olayı anlatırken seyirciyi de kendisine bağlamak istiyor ve şakalardan, fıkralardan yararlanmaya çalışıyor ama yine de birçok seyircinin mekânı terk etmesine engel olamıyor. Onunla gönül bağı kurulabilen bir avuç seyirciyle- ki onlardan biri de benim- bu gösteriyi tamamlıyor. Bu yüzden de tavsiye etmekten çekineceğim kitaplar arasına koydum kendisini ama ben mekânı terk etmeyip gösteriyi tamamladığı için memnun olanlardanım. :)

Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:

Kendi kendisini incitmekte bu kadar başarılıyken başkasına neden gerek duyduğunu merak ediyorum. (syf 16)

- Söylediklerini dinlemek bazen kitap okumak gibiydi. (syf 67)

- Soru sormayı da dinlemeyi de biliyordum. (syf 115)

- Aşk sarhoşuydum; kurtuluş hissi gibi bir şey ve uykusuzluk başımı döndürüyordu. (syf 115)

- Kendimi o kadar az anlıyorum ki... Şu son yıllarda kendimi anlamadaki aczim her geçen gün katlanarak artıyor. (syf 133)

- Kafam bin türlü düşünceyle alev alev yanıyor, her şey unufak oluyor, eziliyor, beynimin içi çarşamba pazarı gibi karman çorman, aynı anda o kadar çok düşünce fink atıyor ki, kendi aklımın yolunu bulamıyorum bir türlü. (syf 145)
- İnsanların dünyadaki günleri sayılıdır, unutma, sen sen ol, o sayılı günleri onlar için hoş kıl. (syf 152)

- Belki bir saatten de azdı, on beş dakikaydı belki, tam emin değilim, insan çocukken zaman da farklı oluyor. (syf 174)

- (..) sevgili Fernando Pessoa'mızdan alıntı yaparak şöyle fısıldadığını duyabiliyorum kulağıma: 'Bütün olmak için, var olmak yeter de artar.' (syf 214)


*Alıntılar; Siren Yayınlarının 2019 senesindeki IV.Baskısına aittir.

6 Ocak 2020 Pazartesi

Yalçın Tosun__Peruk gibi Hüzünlü



Önceden okuduğum bir kitaptı, yağmurlu bir hava var yaşadığım yerde dün geceden beri, aklıma geldi, hüzün kokusu yağmur kokusuna karışsın biraz. 
_____________________

Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, çok sevdiğim bir arkadaşımın hediye etmesiyle tanıştım yazarla, bundan sonra da kitaplarını okuma listeme alacağım. 

Kitap 4 bölümden oluşuyor, her bölümde 4 hikaye var. Her bölüm yazarın aynı isimli şiirinden bir alıntıyla başlıyor. Hatta bu şiir Mabel Matiz tarafından da çok güzel yorumlanmış, insanın içine işliyor. Kitaba ara verdiğinizde ya da bitirdiğinizde dinlemenizi tavsiye ederim, hikayelerin etkisini daha da kalıcı kılıyor. Hatta şu an yorumu yaparken dinliyorum. Belki siz de dinlersiniz diye yazının sonuna ekliyorum.

Hikayelerin konularına bakınca, kadınlara, erkeklere, ensest mağdurlarına, eşcinsellere, aşıklara ve aklıma gelmeyecek hayatın her kesiminde karşılaşabileceğimiz olaylara yer verilmiş. Kitap, elinize aldığınızda bir oturuşta bitireceğiniz akıcılıkta olmasına rağmen ne yazık ki anlatılan hikayelerin içeriği size dayak yemiş hissi verdirtebiliyor, o an sadece sayfaya bakakalıyorsunuz, hatta bazen yanlış mı anladım diyerek bir kaç satır geriye dönüp üzerinden geçtiğiniz cümleler oluyor. 

Kitapta hoşuma giden bir diğer husus ise; bazı davranışlar o kadar tanıdık ki o sahne hemen gözlerinizin önüne geliyor, hoşunuza gitmeyen bir konu konuşulduğunda camdan dışarı bakmak ya da ben bir çay suyu koyayım diyerek ortamı terk etmek, yemeğin tadının tuzunun o an en önemli mevzuymuş gibi dile getirilmesi vs. duygu aktarımları çok gerçekçi ve de ruha dokunur şekildeydi, en azından benim için öyleydi. 

Bazı hikayelerden sonra ve kitabı bitirip kapağını kapattığımda bir süre düşündüm, düşündüklerim ruhuma ağır geldi ve içimden ben en iyisi bir çay suyu koyayım diyerek kitabı rafa kaldırdım.

Öykü okumayı seven biri olduğum için benim hoşuma gitti, ilgilisine de tavsiye ederim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:

- Her şey her zaman olduğu gibi insanın kendisiyle ilgiliydi işte, kendisiyle ve hissedip söyledikleriyle. (syf 31)

- Ağlamazken bir insanın bu kadar hüzünlü görünebileceği aklına gelmemiştir. (syf 58)

- Amaçsızca ve bir anda karar verilerek çıkılan yolculukların ilham verici, hatta kimi zaman yenileyici olduğu söylenir. (syf 68)

- Neden ben onlar gibi değildim sanki? Neden değişmiyordum hiç? Bir kez bile bir şeyi hafife alarak oluruna bırakmıyor, bir kez bile boş veremiyordum. (syf 71)

- Aşk gözümü kararttı işte, bazen onun da herkes gibi etten kemikten bir insan olduğunu unutuyorum. (syf 76)

- Her şeyi sevemez ki insan, yaralanarak hiç sevemez. (syf 88)

- İnsan kalbidir gün gelir soğur. Onunki de soğudu, acısı dayanılır oldu. (syf 105)

______________________________________________________________




5 Ekim 2019 Cumartesi

Laurence Sterne - Tristram Shandy-Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri






Bazı kitaplar vardır, okursunuz, çok keyif almışsınızdır, kitabın birçok sayfasında yeri gelmiştir kahkahalar atmışsınızdır, yeri gelmiştir hem kızmış hem de eleştirmişsinizdir. Birçok duyguyu birden yaşamışsınızdır. Okurken bir sürü yorum yapmış, fikir yürütmüşsünüzdür, bu durum kitabın son sayfasına kadar sürmüştür. Asıl sorun bundan sonra başlar, kitabın sayfasını kapattığınız an, biri size nasıldı dese o an ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Bu durumu ben bir gösteriye gidip saatlerce esprilere gülüp anekdotlara hayran kalıp ardından hiçbirini aktaramamaya benzetiyorum, bu kitap da bana bu duyguyu yansıttı. 

Tristram Shandy, anlatılmaz, ancak yaşanılır diyebileceğiniz bir karakter. :) Tristram, size kendi hayatını anlatıyor, fakat bu sıradan otobiyografilerden çok farklı, çünkü romanın büyük bir kısmında kendisi yok, kendisi hariç bir sürü olaydan bahsediyor. Kitap doğumundan öncesine kadar gidiyor, annesi ve babasının evliliklerinden başlıyor. İlk iki bölümde henüz doğmamıştır ama anlattıklarına bakınca sanki yanlarındaymışçasına olayların en ufak ayrıntısına kadar bahsediyor. Ardından gelen iki bölümde ise doğumunun ilk gününde çakılı kalıyorsunuz, bir gün ötesine geçemiyorsunuz. Bu süreç diğer bölümlerde de böyle geçip gidiyor. 

Kitap birçok atıflardan oluşuyor, kimi zaman Cervantes, Shakespeare, Vergilius gibi yazarlara, bazen tiyatro oyunlarına, masallara, romanlara. Bunlar, her bölümün sonunda Dipnotlar ile belirtilmiş. Bu durum hem hoşuma gitti hem de okumamı zorladı. Şöyle ki, her bölüm sonu yerine sayfa altlarında olsaydı sürekli aç-kapa yaparak okuma bölünmeyebilirdi ya da en sona koyulsaydı bulmak daha kolay olabilirdi. Onun dışında direkt okuyup geçeceğim birçok satırın aslında farklı anlamları olabileceğini görmemi sağlaması hoştu. 

Kitaptaki her bir karakter kendine özgüydü diyebilirim. Toby amcanın olayları farklı yorumlaması, düşünceleri, çoğu yerde gülümsememe sebep oldu. Anne ve baba Shandy arasındaki muhabbetler ise ayrı keyif aldığım satırlardı. Özellikle annenin, her şeyi onaylaması ve hiçbir şeye karışmayan tutumu gülümsetmenin yanında bari bu konuda bir tepki ver dedirtti. Baba Shandy’nin bazı konularda takıntılı davranması ama ne kadar çok istese de olayların onun isteği dışında gelişmesi, kaderin cilvesini yineletip durdu :) Doktor ile olan kısımlar da ayrıca keyifliydi. 

Sonuç olarak, kitap güneşli bir havada sağanak yağmura yakalanmak gibiydi benim için. O kadar çok konu ve olaylara maruz kaldım ki, sadece ıslandığım kadarıydı anladığım. İyi ki okumuşum dedim mi evet dedim. Shandy’i tanımak güzeldi. :) 


Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:


- İNTİKAM, bir muzır köşeden başını çıkartır, hakkında bir namussuzluk hikâyesi uydurur, ve sen istediğin kadar iyi kalpli ol, istediğin kadar dürüst davran, belini doğrultamazsın. (syf 51)


- --- Çok hoş doğrusu; --- eğer istediğini elde edememişsen, --- asla ondan daha az "iyi"siyle yetinme; --- hayır, bu içler acısı bir durum olur. (syf 65)


- Yaşamak ve sağlıklı olmak arzusu insanın doğasında vardır; özgürlük ve gelişme isteği bu tutkunun kız kardeşi olurlar. (syf 113)


- KİŞİ kendini bir tutkuya teslim ederse, ---ya da, bir başka deyişle, BOŞZAMAN BEYGİRİ iyice dik başlı kesilip de gemi azıya alırsa, --- elveda serinkanlı sağduyu, elveda düzgün düşünce! (syf 114)


- Aristo'nun Başyapıtı'nda denilmiştir ki, " İnsan geçmişe ilişkin bir şeyler düşündüğünde, --- aşağı, yere bakar; --- oysa geleceğe ilişkinse düşünceleri, gözlerini yukarı, gökyüzüne çevirir." (syf 121)


- Bu dünyada insanın güvenebileceği ve en tartışmasız biçimde vakıf olabileceği tek bilgi, kuşkusuz, vicdanının temiz olup olmadığını bilmektir. (syf 139)


- KİŞİNİN bedeni ile ruhu---her ikisine derin bir saygı beslediğimi belirteyim---tıpkı ceketle astarı gibidirler; birini buruşturun,---öteki de buruşur. (syf 179)


- Ne kadar çok yazarsam geriye o kadar çok yazacak şey kalıyor---dolayısıyla da, zatıâlileriniz ne kadar çok okurlarsa geriye o kadar çok okuyacak şey kalacak. (syf 293)


- İnsan hayatı nedir ki! Bir taraftan bir tarafa---bir kederden ötekine geçmek değil mi?---bir derdin üstüne kilit vurup---bir başkasını açmak! (syf 335)

- Felsefenin her konuda söyleyeceği güzel bir söz vardır,---Ölüm konusunda ise bir kitap dolusu. (syf 358)


- Bu dünyada her şey, dedi babam, koskaca bir şakaya gebe,---ama zekice düzenlenmiş, ders alınacak bir şaka,---tabii anlayabilene. (syf 393)


- Herhangi bir nedenle engellenmek bir üzüntü nedeni olabilir, ama üzüntü nedeniyle engellenmek kuşkusuz feylesofların ÜZÜNTÜ üstüne ÜZÜNTÜ diye adlandırdıkları durum olmalı. (syf 517)




*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki VI.Basımına aittir.
**Fotoğraf; Ortak okuma arkadaşıma aittir.

12 Eylül 2019 Perşembe

Albert Camus__Yabancı




Yaklaşık 2 yıl olacak kitabı okuyalı, o kadar çok görmüştüm ki okuyan birilerini, sürekli merak ediyordum. O zamanki hislerim böyleymiş. Blogumda da dursun madem. Eksik olmasın. :)

___________________


Sürekli karşıma çıkan kitap, nihayet okumak kısmet oldu. 

İlk başta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum, okurken o yüzden baya istekli başladım. Kitabın sonuna kadar da acaba nasıl gelişecek, neler olacak diyerek de kitabı bitirdim. 

Konusuna gelirsek, bir karakter düşünün onun için her şey o kadar olağan ve basit ki ölümü bile çok rahat kabullenip soğukkanlılıkla hayatın akışına kendini kaptırıp günlerini yaşamaya devam ediyor, bazı anlar geliyor ki yeter ama yani bunda bir duygu belirtisi göster artık diye laf yetiştirmeden duramıyorsunuz. Bu kahramanımızın çok kısa bir zaman aralığında yaşadıkları kaleme alınmış, çevresindekilere olan duyarsızlığının ötesinde aslında kendisine bile ne kadar yabancı oluşunu okuyacaksınız. 

Kitapta beni etkileyen; başkasının hayatını etkileyecek olaylarda suçlanmak yerine sadece sizi ilgilendiren, duygularınızı istediğiniz gibi yaşamanızdan dolayı cezalandırılabilecek olabilmeniz, hayatınızın kendi kontrolünüzden çıkıp başkalarının dedikleriyle şekillenebilmesi. Hatta karakter bunu şu cümlelerle çok güzel ifade etmiş; 

"Bu davanın benim dışında görülür bir hali vardı .Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu. Kaderim, bana fikir sorulmadan belirleniyordu." 

Kitabın anlatımı çok basit, betimlemeleri sade olmasına rağmen duygu geçişini çok güzel yansıtmış.Bazı cümlelerin üzerinde düşünmeden edemiyor insan. 

Kısacası; benim gibi duygu, durum aktarımlarını seven, olaydan çok süreç odaklı kitaplara sıcak bakanlar için ideal ama yok ben heyecan isterim, şöyle konular dallanıp budaklansın derseniz size hitap etmeyebilir.



Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi;

- (..) tuhaf biri olduğumu,beni kuşkusuz bu yüzden sevdiğini ama belki günün birinde yine aynı sebepten nefret edebileceğini mırıldandı. (syf 44)


- Tutukluğumun başlangıcında en zoruma giden şey, kafamdaki hala özgür adam düşüncelerinin bulunmasıydı. (syf 72)

- İnsanın, hapisteyken zaman kavramını kaybettiğini bir yerde okumuştum. (syf 75)


-İnsanın başına ne geleceği hiç belli olmaz. (syf 98)


- İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu. (syf 103)


- Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. (syf 103)


*Alıntılar; Can Yayınlarının 2017 senesindeki 58.basımına aittir.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Halit Ziya Uşaklıgil'den Mai ve Siyah



Dilinin ağır olması ve içerisinde bana yabancı bir sürü kelime ile yüzleşme fikri beni korkuttuğu için okumayı sürekli erteliyordum, günümüz Türkçesiyle basılması sonucunda artık okumamam için bir sebep kalmamış oldu. :)

Mai ve Siyah, bu iki renk kitabın ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Mai hayalleri simgelerken siyah ise hayatın gerçeklerini temsil ediyor. Kitabın kahramanı Ahmet Cemil'in maiden siyaha doğru giden hayatının bir dönemini okuyorsunuz. Hayallerin ve arzuların karşısında hakikatin kaçınılmazlığı ile sarsılıyorsunuz.

Okurken benim duygularım da bu iki renk arasında gidip geldi diyebilirim. Ahmet Cemil ve Hüseyin Nazmi'nin kitaplar üzerine yaptıkları sohbetler, çeviri yapmak için araştırdıkları eserler, birbirlerini hayalleri konusunda desteklemeleri, Ahmet Cemil'in kardeşi İkbal ile olan sevgi dolu anları, onunla şakalaşmaları bende sonsuz mutluluğun ve umudun simgesi mai iken, babasının ölümünden sonra hayallerini ötelemek ve ailesine bakmak için para kazanmanın derdine düşmesi, hayata tutunma çabası içerisindeyken arkadaşıyla arasına istemeden olsa mesafe girmesi, kardeşinin evliliği, sıkıntıları, kendi aşkının imkansızlığı ve en büyük hayali olan eserini yazma fikrinden onu uzaklaştıran koşulların acımasızlığı ise karamsarlığın simgesi siyahtı.

Kitap, genel anlamda zıtlıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş diyebiliriz. Sosyal sınıf farklılığı, iyi-kötü kavramları, maddi çıkarlara karşılık maneviyat, sevgi-nefret duyguları gibi birçok karşıt duyguyu kahramanların karakterleri ve yaşam şartlarıyla bize yansıyor.

Bazı satırlardaki ifadelerin bana hissettirdiği duygular ruhuma ağır geldi, gözlerimin dolduğu çok satır oldu. Olayların bir matbaa ortamında geçmesi ve kitap kokusuyla iç içe olması da en sevdiğim noktaydı.

İyi ki okumuşum. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar şu şekildeydi:


- Bu kadar hiçliğine rağmen her meziyet sahibine düşman... (syf 10)


- İşte öyle bir şey yazmak istiyorum ki yukarı bakılsa mai ve daima mai, aşağı bakılsa siyah daima siyah... Bir şey ki mai ve siyah olsun. (syf 32)


- İnsan, keder ve sevinç zamanlarında kalbinin katlanabileceğinden fazlasını diğer hassas bir kalple paylaşmak ister. (syf 36)


- İnsan emellerini yalanlayan şeyleri istediği şekilde yorumlamaya çalışarak kendisini daima arzuları içinde oyalamakta gecikir. (syf 175)


- Dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın. (syf 216)



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının 2018 senesinin I.Basımına aittir.

7 Eylül 2019 Cumartesi

Marcel Proust- Mahpus (Kayıp Zamanın İzinde- Beşinci Kitap)




Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 5. Kitap –Mahpus- verdiğim uzun bir aranın ardından özlediğimden olsa gerek hem bir çırpıda okuyayım hem de yok yok hemen bitmesin tarzındaki çelişkili düşüncelerimin eşliğinde bitti. 

Kitabın daha ilk sayfasında, kahramanımız yüzüm duvara dönükken bile havanın o gün nasıl olacağını- güzel, güneşli bir gün mü yoksa kapalı, bunaltıcı mı- bildiğini söylüyor, bunu sağlayan koşullar için de duvara yansıyan gölgeleri, dışarıdan gelen seslerin canlılığını, ışığın parlaklığını ve bunlara benzer bir sürü etkeni örnek gösteriyor. Bu satırları okuduğum an aklıma direkt, henüz kitabın kapağını açmadan bu kitabın da diğer kitapları gibi beni etkileyeceğini düşünmem geldi. Yazara o kadar bağlanmışım ki, kendini tekrarlayan cümleler bile bana sanki onun kaleminden ilk defa çıkıyormuş hissini yaşatıyor. 

Kitap, kaldığı yerden devam ediyor, yazar bizi Albertine’e yapmış olduğu teklifle meraklandırmış, anlatımı en heyecanlı yerinde kesmişti. Her ne kadar bundan sonrası daha durağan geçermiş gibi görünse de aksine her günümüz şüpheci yaklaşımlarla çekilmez bir sürece giriyor. Kitap, adını tam anlamıyla yansıtıyor diyebiliriz. Tek sıkıntı, mahpusluğu kimin yaşadığı aslında. Örneğin; kıskançlık duygusundan sürekli izlenen, kahramanımızın yakınları tarafından benimsenmeyen, sayısız sorularla geçirdiği zamanı tekrardan bir nevi yaşayan Albertine mi yoksa tüm gününü Albertine’nin ne yaptığını düşünmekle geçiren, artık davetler şöyle dursun eskiden akşam serinliğinde yaptığı yürüyüşlerden bile uzak kalan kahramanımız mı? Bunlara bir de, kahramanımızın Albertine’le gününe dair yaptığı konuşmalar sırasında matruşka bebek misali birbirini doğuran olumlu-olumsuz düşünceleri sıralamasıyla hangisi yalan hangisi gerçek anlamaya çalışmakla kendinden şüphe eder hale getiren biz okuyucular mı? diye ekleme yapmak istiyorum :) Şaka bir yana, kitabın sonlarına doğru kimin mahpus olduğu yazar tarafından dile getiriliyor, sorumuzun cevabını alıyoruz. 

Anlatım belli bir konu etrafında dönüyor gibi görünse de yazarımızın betimlemelerinde, duygularını ifade edişlerinde birçok konuya da değiniliyor. Önceki kitaplarda karşılaştığımız karakterlere dair satırlara denk gelindiğinde, eski dostla karşılaşmış hissini yaşıyorsunuz. Yazarın gözlem gücünü bu kitapta da yoğun bir şekilde yaşıyorsunuz. Dinlediği bir müzik ya da tiyatro eseri için yaptığı yorumların yanı sıra bu eserinde dışarıdan gelen seyyar satıcının sesine bile o kadar değişik anlamlar yüklüyor ki, adamın sattığı ürününün adını bağırmasından nasıl bu hislere geçiş yaptın demeden edemedim. :) 

Kitap, genel anlamda aynı ritimde devam etmedi benim için, özellikle de ortalara doğru diğer kitaplarında da sayısız konuk olduğumuz davetlere burada da denk geliniyor ve o kısımlar o kadar çok dedikoduyu bir arada barındırıyor ki bir süre sonra kimden bahsediyorduk, konu neydi moduna geçiş yapıyorsunuz. Bu kısımlar beni biraz zorladı, o satırları okurken çok es verdim. Onun dışında kalan kısımlar için cümleler akıp gitti diyebilirim. Özellikle, uykuya dair yaptığı yorumlar ve kitabın sonlarına doğru Dostoyevski ve Tolstoy üzerine düşünceleri benim açımdan okuması en güzel satırlardı. 

Gelecek kitabın isminden olsa gerek aslında sonu tahmin edilebilir olsa da o sürece gidişteki gelgitli, şüpheci düşüncelere o kadar kendimi kaptırdım ki süreç yine de beni baya etkiledi. Kitabın son sayfasına kadar yine de o merak duygum körelmedi. Son sayfanın ardından da yeni kitap için merak duygum filizlenmiş bir şekilde sayfanın kapağını kapattım.


Altını çizdiğim sayısız satırlardan sadece birkaçı şu şekildeydi;


- Yanılıyordu. Yanılması da doğaldı, çünkü gerçeklik zorunlu olsa da, bir bütün olarak öngörülemez; bir başkasının hayatına ilişkin doğru bir ayrıntıyı öğrenen kişi derhal bundan yanlış sonuçlar çıkarır ve yeni keşfettiği gerçeği aslında onunla hiç ilgisi olmayan meselelerin açıklaması olarak görür. (syf 7)


- Aşk belki de bir heyecanın ardından ruhu sarsan çalkantıların yayılmasından başka bir şey değildir. (syf 18)


- Mutluluklarını kalıcı zanneden insanların kaygısızlığı içindeydim. (syf 75)


- (..) aşk tedavisi olmayan bir hastalıktır; romatizmanın ancak yerini sara nöbetini andıran migren nöbetlerine bırakmak üzere hafiflediği kimi kronik hastalık eğilimlerine benzer. (syf 80)

- Ne tuhaftır ki, ilk aşk, kalbimizde bıraktığı kırılganlıkla gelecekteki aşkların yolunu açtığı halde, en azından belirti ve acıların özdeşliği aracılığıyla onları tedavi etmenin yolunu öğretmez bize. (syf 92)


- Gençliğe ve aşklara benzer uyku, gitti mi bir daha bulamayız onu. (syf 120)


- Tanıdığımız her insanın bir ikizini içimizde taşırız. (syf 244)


- (..) hayat çok kısa; can sıkıntısı, ahmaklarla görüşmek, onları zeki buluyormuş gibi rol yapmak, yo, hayır, tahammülüm yok bunlara. (syf 273)

- (..) insan kendini ancak zaman içinde anlayabiliyor. (syf 369)


- (..) hafızamızda her çeşit şey bulunur; hafızamız, bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de. (syf 379)


- Bu hayatta bir mutluluk olsa bile, devam etmesi mümkün değildi. (syf 382)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınlarının 2018 senesinin XXII. basımına aittir.

4 Eylül 2019 Çarşamba

Yaz Okuma Şenliği 2019 Sonucum



İlk defa bir okuma şenliğine katılıyorum demiştim. Ve ilk şenliğim de bitmiş oldu. Keşke daha verimli bir ilk şenlik deneyimi yaşasaydım ama yazın okumalarım ne yazık ki düşüyor. Umarım bundan sonraki katıldığım şenlikler daha verimli geçer ve bir sürü kitapla tanışır ve onların dünyasına katılma şansı elde ederim.

Sevgili Nilgün Komar'ın bu güzel etkinliği sayesinde bir sürü kitap seçmiştim ama okuyamadığım için sizle bir kısmını paylaşabiliyorum. Üzerine tıklayarak ayrıntılı yorumlara ulaşabilirsiniz. İki tanesinin şu an eksik onları da paylaşacağım fırsat bulduğumda. :)


2.Kategori (10 puan): Adında bir Ağaç ismi/ Ağaç kelimesi geçen ya da Ağaç ile ilgili olan bir kitap.
* Paola Peretti__Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe (207 sayfa)

4.Kategori (10 puan): Beyazperde'ye aktarılmış DİZİ/FİLM olmuş bir kitap.
*Michael Ende__Momo (300 sayfa)

7.Kategori (10 puan): Kitabın isminde -ler -lar eki almış bir kelime geçen bir kitap.
* Jane Casey__Ölüme Terk Edilenler (155 sayfa)

11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): YKY yayınlarından herhangi iki kitap.
*Marcel Proust__Albertine Kayıp (282 sayfa)
*Kazuo Ishiguro__Günden Kalanlar (206 sayfa)

12.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Birinin ismi H harfi le başlayan diğerinin ismi B harfi ile başlayan iki kitap.
*Niccolò Macchiavelli__Hükümdar (108 sayfa)

13.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Kapağındaki baskın rengin YEŞİL olduğu iki kitap.
*Mario Levi__İstanbul Bir Masaldı (920 sayfa)

14.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]
*Ian Rankin__Düğümler ve Haçlar (263 sayfa)
*Mary Shelley__Frankenstein (294 sayfa)


15.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uygun dört kitap.
---Türk Klasiklerinden 4 kitap---
*Halit Ziya Uşaklıgil__Mai ve Siyah (254 sayfa)

__________________________

Toplam 10 kitap okuduğum için 100 puan
11. kategoriyi tamamladığım için +20 puan
Toplam 2989 sayfa okuduğum için +29 puan
Sonuç olarak; 100+20+29=149 puan ile şenliği tamamlamış oldum. :)

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Paola Peretti'den Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe




Mafalda, kalın bir gözlük takan, okuması gereken bir şeyler olduğunda kendi tabiriyle Sherlock büyütecinden yardım alan, okulun girişindeki en sevdiği kiraz ağacına tırmanmaktan mutluluk duyan, sevdiği kedisinden bir an olsun ayrılmak istemeyen, kendisi ve yetişkinler üzerine aklında bir sürü cevaplanmayı bekleyen sorusu olan henüz 9 yaşında bir kızdır. 

Mafalda, Stargardt hastalığı nedeniyle birkaç ay içerisinde görme yetisini kaybedecektir, tamamen karanlıkta kalma fikri onu korkutmaktadır ve bunun üstesinden gelmek için yapmaktan keyif aldığı ve ilerde yapamayacağını düşündüğü şeyleri günlüğüne yazmaya başlar: Futbol oynamak, yıldızları saymak, yakın bir arkadaşa sahip olmak gibi.

Kitap sonuna kadar Mafalda ile siz de bu korkuyla yüzleşecek ve onun sonunda nasıl bir karar aldığına tanıklık edeceksiniz. 
Çocuk karakterleri her zaman sevmişimdir. Mafalda, bir çocuğun yüzleşmesinin çok zor olduğu bir hastalığa sahip olsa da yaşının verdiği gibi davranması sizi kitaba daha da yakın hissettiriyor. Aşırı sevinçli halleri, duygusallığı, yetişkinleri ilgilendiren konularda düşüncelerinin masumluğu yazarın karakteri yaşına uygun dille kaleme aldığını hissettiriyor. 

Kitabın adından da anlaşıldığı gibi kiraz ağacı önemli bir yere sahip. Konumuz onun etrafında şekilleniyor diyebiliriz. Yazarın okuduğum röportajında, çocukken bahçesinde bu ağaca sahip olduğunu ve bu yüzden kiraz ağacının çocukluğu ve aynı zamanda Mafalda’nın geleceğini sembolize etmesini istediğini belirtmiş. 

Mafalda, Calvino’nun Ağaca Tüneyen Baron kitabını çok seviyor ve sürekli onun içerisindeki karakterle bir nevi konuşuyor, aslında yaşamını o karakterle özdeşleştiriyor diyebiliriz. Bu kitabı seçmesinin sebebi de yazarın da çocukken en sevdiği kitapmış ve güncel, dokunaklı temalara sahip olmasıymış. Bu durumu çok sevdim, bunun gibi Çocuk Kalbi, Küçük Prens gibi başka kitaplardan da bahsedilmiş ve bazı olaylarda onlara atıf yapılmış. Okuduğum kitaplar olduğu için de ayrıca o karakterleri anımsamak güzel oldu. 

Konu itibariyle okurken duygusal yönden bazı satırlarda zorlandım ama minik cesur kahramanım beni birçok konuda çok umutlandırdı, iyi ki okumuşum.

Altını çizdiğim bazı satırlar da şu şekilde:

- Karanlık, içinde insanı yakalayıp sessizce yiyen canavarların olduğu, kapıları ve pencereleri olmayan bir odadır. (syf 9)


- Ağaçta yapmayı en çok sevdiğim şey, yanıma bir çizgi roman alarak ortadan ikiye ayrılıp iki tarafa doğru uzayan bir dalın üzerinde oturarak onu okumaktı. (syf 16)

- Bazı haberler insanın yanında sarılabileceği bir kedi varken verilmeli. (syf 29)


- Arkadaşlık kolay ama aşk, tıpkı gözlerimi kaplayan sis gibi işleri karıştırıyor. (syf 100)


- Aşık olduğun zaman gözlerin daha iyi görmüyor belki ama bir yerlere çarpmaktan daha az korkuyorsun. (syf 127)



*Alıntılar; Timaş Yayınlarının 2019 senesindeki V. Basımına aittir.

4 Ağustos 2019 Pazar

Ian Rankin__Düğümler ve Haçlar (Bir Dedektif John Rebus Polisiyesi #1)



Dedektif John Rebus serisine yolculuğum ilk kitap ile beklediğimden daha iyi bir şekilde başladı. Açıkçası seri hakkında bir bilgim yoktu, abimin böyle bir seri varmış okudun mu şeklinde sohbetinden sonra listeme ekledim. 

Polisiye okumaktan çok keyif alıyorum, özellikle de Sherlock hayranıyımdır, bu kitap tabi ki de biraz daha farklı, şöyle ki ilk sayfalarda Dedektif John Rebus'u tanımaya yönelikti: Hipnozcu Michael adında bir kardeşi olması, eskiden asker olması, bir polis teşkilatında çalışması, inişli çıkışlı bir biten bir evliliğin ardından Samantha adında genç bir kızı olması, kahve ve sigara içmekten keyif alması ama kendini 10 adet sigarayla sınırlaması gibi birçok kişisel bilgi. Bazı anlarda kendisini kötü hissetmesi ve bazı sesler ve anılar hatırlaması ise olayların gidişatı için bize verilen ilk sinyaldi, böylece karakterimizin geçmişini merak etmeye başlıyoruz ve daha duygusal, psikolojik çözümlemelerin olduğu satırlara merhaba diyoruz, ilk kitap olduğu için mi bilmiyorum gerçi, ilerleyen kitaplarla daha da belli olabilir. :)

Konu, ise Edinburg'da iki genç kız kaçırılmış ve ardından cesetlerine ulaşılmıştır, fakat yeterli ipucu yoktur. Seri katil olmasından şüphelenilmektedir. Bu olayları araştırdığı zamanda ayrıca Dedektif Rebus'un evine gizemli mektuplar gelmektedir. Bu mektupların ölümlerle ilgisi var mı, Rebus'a aslında bir mesaj mı verilmek isteniyor yoksa içi boş gereksiz mektuplardan sadece birkaçı mı? Kitabın, sonunda bu sorularımızın cevaplarını alıyoruz. :) 

Olayların hemen oldu bittiye getirilmeyip süreci yaymalarını ve Dedektif Rebus ile caddelerde yürümeyi ve barlarda o içerken etrafa kısa bakış atmayı, yaşam tarzlarını gözlemlemeyi çok sevdim. Kafamda yaşayan bir Edinburg canlandırmış oldum. :)

Ve son olarak tabi ki katilin kim olduğu çok çabuk ortaya çıkıyor ama bu beni rahatsız etmedi çünkü kim olduğundan çok neden böyle bir şey yaptığına odaklandığımdan ve cevabı merak ettiğimden yine heyecanım sürdü. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar:

- (+) Karakol ne durumda? İşler hâlâ karışık mı? 
   (-) Birkaçını elimizden kaçırıyoruz, ama basına yansımıyor. Birkaçını yakalıyoruz ve haber oluyor. Yani, her zamanki gibi. (syf 15)


- En sevdiği ve yılda en az bir kez başvurduğu kitapsa Suç ve Ceza'ydı. Keşke modern katiller vicdanlarını daha sık sergileseler, diye düşünürdü. (syf 50)


- Kendisini ucuz bir gerilim romanındaki dedektif gibi hissediyordu; keşke son sayfayı açıp da tüm bu karmaşaya, ölümlere, çılgınlığa ve kulaklarındaki uğuldamaya bir son verebilseydi. (syf 111)


- Bu kadar kuvvetli bir gerçekliğe tutunmak kolay değildi. İnsanı koruyacak bir kalkan ortaya çıkıyordu: Bir çöküntü kalkanı, unutma kalkanı... Gülmek ve unutmak... (syf 236)


- İnsan akıldışıyla karşılaştığında, akılcılık en büyük düşmanı oluyordu. (syf 242)



*Alıntılar; Alfa Yayınevi 2018 senesinin I. Basımına aittir.

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Mario Levi'den İstanbul Bir Masaldı




Uzun bir masaldı okuduğum ve bitti. 

Kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığım anda elimde kitap uzun bir süre düşündüm. 'Ne demeliyim, kitabı nasıl anlatmalıyım?' ki düşüncelerimin hepsi yazıya dökülmüş olsun. Sonra aklıma kitabın sonlarında yer alan bir cümle geldi, "bazı buluşmalar anlatılamaz, güvendiğimiz, sığındığınız tüm sözcüklere karşın anlatılamaz." diyordu. Gerçekten de öyle hissediyorum şu an, beni yansıtacak tüm sözcüklerime rağmen bu kitabı tam anlamıyla anlatamam, ne söylersem söyleyeyim aynı kitaptaki bir sürü üç noktalı yarım kalmış cümle hissini yaşatacak hem de o yarım kalmışlığa rağmen içinde barındırdığı duygu yoğunluğunun ağırlığıyla nefes aldırmayacak. 

Kitapta, yazar azınlıkların hayatından bahsediyor, İstanbullu bir yahudi ailesinin yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları anlatıyor. Neredeyse elliye varan karakter var, hatta başında her birini yazar kısaca tanıtmış, kiminin hayalinden kiminin görüntüsünden, kiminin alışkanlıklarından, bazılarının pişmanlıklarından, kısacası onlara dair onlar için önemli olan konulardan kısacık bahsetmiş. Tabi kitaba başladığınızda karakter sayısı çok olduğundan dönüşler yapıp kim, kimdi diye bakmanız gerekebiliyor, en azından ben bunu sık yaşadım. :)

Bu karakterlerin hayatlarına konu oluyorsunuz, yaşanılan dönem hakkında bilgi ediniyor, onların gezdiği yerlerle İstanbul'da geziniyorsunuz. Bazı yerlerde hüzünleniyorsunuz, mahallenizden gibi hissettiğiniz o karaktere bu da geçecek, üzülme diye sarılmak istiyorsunuz, kimi anlarda onların mutluluğunu siz de neşeyle kutluyorsunuz. Onların hissettiği her duyguya ortak oluyorsunuz. 

Kitaptaki karakterler arasında geçişler, tanışıklıklar ve aralarındaki ilişkilerin yakınlığı bana sanki anlatıcıyla yan yana oturmuşum da bir fotoğraf albümüne bakıyormuşum hissini yaşattı. Hani bir fotoğrafa bakarsınız, o anı anlatır sahibi, sonra yanındaki kişiyi sorarsınız ve başka bir anıya geçersiniz. Aynı öyleydi bazı sayfalardaki karakterlere geçişler. Bir albümdeki bir sürü insanın hikayesini dinlemiş ve aralarındaki ilişkiyi öğrenmiş gibi hissettim. 

Kitabın geneli uzun cümlelerden oluşuyordu, devrik cümlelere, yarım ifadelere çok sık rastlıyorsunuz. Hatta bazen aynı ifade yineleniyordu birkaç defa, hani masal anlatırken okuduğumuz cümleyi tekrar tekrar söyleriz ya, o anki durumun heyecanının yansıtırız, işte öyleydi. O duyguyu sanki iyice size geçirmek istermiş gibi yazar ve cümleleri tekrarlamış tekrarlamış. :) Bazı sayfalarda açıkçası kendimi cümlelere öyle bir kaptırmışım ki konudan kopup kimden bahsediyorduk diye geriye dönüşler yaşadım. :)

Tavsiye etmekten çekineceğim kitaplar arasında yer alıyor kendisi, çünkü ya seviliyor ya da beğenilmiyor, hatta yarım bırakanlar da çok oldu çevremde, ortası olmayan bir kitap. Uzun betimlemeli ve durağan ilerleyen kitaplardan hoşlanmıyorsanız, okumak zor gelebilir. Elinize alıp bir solukta okuyacağınız bir kitap değil, hatta bazen 10-15 sayfa okuyup sanki daha fazlasını okumuş gibi yorgun hissediyorsunuz. 

Bu tarz kitaplar sevmeme rağmen uzun soluklu bir okuma süreci oldu benim için de ama ben yine de iyi ki okumuşum diyenlerdenim. :)


Masalsı yolculuğumda üzerinde durduğum satırlardan bazıları;

- Hayatlar her zaman bizim hayatlarımız değildi belki ama, ölüler hep bizim ölülerimizdi. (syf 52)

- Ölümler, insanları farklı, çok derinlerde yaşanan yalnızlıklarla karşı karşıya bırakıyordu. (syf 61)

- Ama hayatta en farklı yerlere gelmeyi başaranlar, en ağır bedelleri ödeyenler, ödemeyi seçenler ya da ödemeye mecbur kalanlar değil miydi? (syf 102)

- Bir yaşantıdaki ayrıntı, yalnızca o yaşantının paylaşıldığı insanla anlamını sürdürebilirdi... O ayrıntı, o insan 'yitirilince', bir başkasıyla 'yeniden' yaşanamıyordu, hayatın 'başka' bir yerine konamıyordu... Dahası o ayrıntı, ancak böyle yaşatılabilir, 'o insan için' ölümsüz kılınabilirdi. (syf 120)

- Ne var ki hayat zaman zaman beklenmedik şakalar da yapabiliyordu. (syf 154)

- En son ne zaman bir insana uzaktan, sadece uzaktan dokunabilmenin acısını yaşamıştım?.. Dün mü, birkaç saat önce mi, sekiz, on, yirmi altı yıl önce mi?.. (syf 217)
- Bambaşka bir hikâyede, bambaşka bir insan olmayı, bambaşka bir insan olarak, bambaşka insanların hayatına doğmayı kim istememişti ki... (syf 469)

- Hepimiz, bir yerlerde, çok sevdiğimiz, tutkuyla bağlandığımız birilerini bırakmadık mı, bırakmaya mecbur kalmadık mı...? (syf 594)
- Eksik ve biraz anlamsız... Hayat da böyle değil mi zaten?.. (syf 747)

- 'Başkaları' birilerinin yerini hep alıyordu, hep alacaktı sonuçta. (syf 881)



*Alıntılar; Everest Yayınları'nın 2018 senesinin XX. Basımına aittir.

28 Temmuz 2019 Pazar

Michael Ende__Momo




Herkes okudu, bir ben kaldım okumayan sanırım diye hissettiğim nadir kitaplardan biriydi Momo. Nihayet ben de okuyanlar arasında yerimi aldım. 

Momo, öyle samimi. öyle doğal ve içten ki, çocuk kitabı denmesi belki de sırf bu yüzden olabilir. Büyüklerin telaşından, sıkıcı ve tekdüze uğraşlarından, sırf sırasını savmak adına birçok işi zevk almadan yapmalarından çok uzak bir kitap. 

Kitap, sürekli yetmediğinden yakındığımız 'zaman' dan bahsediyor. İnsanların zamanlarını nasıl kullandıklarından, günlük telaşlarına yetişmek adına ne tür değerlerini yitirdiklerinden, aslında bütün uğraş ve çabalarına rağmen başladıkları noktadan uzaklaşmak şöyle dursun bir labirente hapsolmuş gibi hissetmelerinden bahsediyor. 

Yazar, vermek istediklerini küçük kız çocuğumuz Momo ile bize aktarıyor. Çok yakın iki dostu Beppo ve Gigi, her gün yanına uğrayan mahallenin çocukları ve diğer sakinleriyle birlikte bize bir fantastik anlatım sunuyor. Anlatım her ne kadar fantastik olsa da aktarılan düşünceler yadırgamayacağınız kadar gerçekçi. 

Kitapta en sevdiğim kısım; çocukların Momo'nun yanına gittiklerinde, kendi başlarına kurdukları oyunları okuduğum satırlardı. Onların hayal güçleriyle sürekli değişen ve sonu dümene kimin hayali geçerse o tarafa savrulacak olan sürpriz sonlu maceralar. Çocukluğuma gittiğim zamanlardı benim de, sokak aralarında uzun saatler oynadığım ve zaman sanki durmuşçasına oyuna doyduğum zamanlar.. Şimdi bakıyorum da tüm günüm hiçbir şey yapmadığım halde koşturmuş gibi hızlı akıyor. Aynı kitapta da denildiği gibi aslında, ben zamandan tasarruf etmeye çalıştıkça aslında zaman hızla azalıyor. :)

En güzel kitaplar çocuklara yazılanlar oluyor sanırım. Her ne kadar çocuk kitabı diye geçse de aslında biz büyüklerin okuması gereken bir kitap, çünkü çocuklar zaten kitapta verilmek istenenleri hayata geçiriyorlar, hayatlarını öyle yaşıyorlar. Bizim biraz nefes almamız ve kendi içimizdeki çocuğa merhaba dememiz gerek. :)

Tavsiye ederim.

Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Bir insanın çok dostu olabilir ama insan, onların içinden bazılarını kendine daha yakın bulur ve onları daha çok sever. (syf 41)

- Beppo'nun sorulara yanlış bir cevap vermemek için bu kadar uzun düşündüğünü bilirdi, çünkü Beppo'ya göre, dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu. (syf 42)

- (..) zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. (syf 65)

- Bütün yaşam bir hikayedir ve biz de onun içindeyiz. (syf 115)

- İnsanlar kendilerini korkutan şeylere çok daha çabuk inanıyorlar. (syf 179)

- Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır. (syf 179)


*Alıntılar; Pegasus Yayınlarının 2017 senesindeki I. Basımına aittir. 

26 Temmuz 2019 Cuma

Niccolò Machiavelli'den Hükümdar



Machiavelli, 16. yüzyılda yaşamıştır ve bu yüzdendir ki devletin herhangi bir demokratik girişiminden çok uzaktır. Yönetenlerin en temel amacı ortak iyilik ya da adalet değildir, devletin hayatta kalması tek önemli noktadır. Bunu düşünerek okuduğumda bütün taşlar yerine oturuyor aslında, dönemin İtalya'sına bakınca, ardı arkası kesilmeyen savaşların yaşanması ve bir birliğin olmaması göz önünde bulundurulduğunda Machiavelli'nin bir sürü olayı gözlemlemesi ve bunlar üzerine uzun uzadıya düşündüğü bir gerçek. :)

Kitap, değişik uzunluklarda ve farklı konuları kaleme alan 26 bölümden oluşmaktadır. Örneğin, hükümdarların nasıl olması gerektiği, kaç tip hükümdar olduğu, paralı askerlerin ve yardımcı güçlerin olumlu-olumsuz yönleri, bir ordunun nasıl olması gerektiği, erdem-şans arasındaki ilişki ve bunun savaşlara yansıması gibi tek başına farklı konular gibi görünse de aslında devletin bekası için oynadıkları rolü yazar ifade etmiş. 

Machiavelli'nin düşüncesinin temeli, insan ve dünyanın doğal anlayışından oluşmaktadır. Bu anlayıştan, insanın ve onun davranışının diğer tüm doğal olgular gibi çalışılabileceği ve açıklanabileceği inancını doğurmaktadır. Ona göre, insan doğası asla değişmeyeceği için hem siyasi eylem hem de insan davranışı için genel yasalar oluşturmak mümkündür. Kitap içerisinde de zaten mükemmel egemenlik anlayışının nasıl olması gerektiğini anlatırken Yunan ve Roma tarihindeki kişi ve olaylardan örnekler sunduğunu ve bazı durumlara kendi tecrübelerinden örnekler kattığını da görüyorsunuz. 

Kitabın içerisinde bazı kavramlar üzerinde uzun uzadıya durduğu görülüyor: Erdem, şans gibi. Siyasetin ahlaktan ayrı tutulması gerektiğini ve bireysel iyilikten ziyade devletin iyiliği için her şeyin yapılması gerektiğini vurguluyor. Tüm bu olayların merkezine bir nevi şansı koyuyor diyebiliriz, çünkü ona göre şans unsuru olayları her an değiştirebilecek bir güce sahiptir. Olumsuz gidişatta bile bir fırsat yakalamanın mümkün olduğunu örneklerle ifade ediyor. 

Kitabın girişinde yazarı ve eserlerini anlatan ve yaşadığı döneme kısa bir bakış atmamı sağlayan bölümü ayrıca sevdim, sürekli karşıma çıkan yazar ve kitabı nihayet okuyup bitirdim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

Bir hükümdar silahlı güçleri yönünden ne denli güçlü olursa olsun, yerli halkın desteği olmadan bir toprağı işgal edemez. (syf 5)


- Hükümdarlığı ele geçirmek için çok, ama onu elde tutabilmek için az uğraştı. (syf 24)


- Bir hükümdar ülkesindeki kötülükleri doğduğunda görmüyorsa, akıllı biri değildir. (syf 55)


- İlginçtir, sana kusursuz gözüken bir yol felaketin olurken, tam tersine, kusurlu gözüken bir yol sana güven ve esenlik sağlayabilir. (syf 60)


- Üç tür insan vardır. İnsanların kimileri kendiliğinden anlar, kimileri anlayandan öğrenir, kimileri de ne kendisi anlar, ne de başkasının dediğinden anlar. Birinciler, çok akıllı olanlardır, ikinciler daha az akıllı, üçüncüler ise işe yaramaz olanlardır. (syf 88)



* Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2018 senesinin XVI. basımına aittir.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Aziz Nesin'den Merhaba



İncelememi baştan sona okuyana, yanlışlıkla tıklayıp şöyle bir göz atana, ay yok işim var belki sonra okurum diyene, merhaba; Aziz Nesin okumayı çok sevene, daha önce okumamış ama okumayı düşünenlere, bana hitap etmiyor ama yine de bir göz atabilirim belki diyenlere, selam olsun. Nükteli, güldüren bir yandan da eleştiren yazılar okumaktan hoşlananlara, çok uzun olmasın, kısa olsun ama bir o kadar da dolu dolu olsun okuduklarım diyenlere, hayatın her anında karşılaşabileceğin belki de karakterin ta kendisi olabileceğin olayları sevenlere, merhaba. Yazılanları eleştirirken kendi özeleştirisini de atlamayanlara, hatta bu inceleme nereye gidiyor benden çok merak edenlere, selam olsun. 

Evet, böyle uzar gider ama kendime bir dur demem gerekiyor sanırım, kitap aynı bu şekilde Selam ve Merhaba başlıklarıyla olaylara, kişilere yahut davranışlara gerekçeleriyle birlikte hitap ederek başlıyor. Bu sayfaları okurken içimden bende birçok olaya ve kişiye bol bol selamlarımı yolladım. :) 

Kitap, dergi ve gazetelerde yer alan yazıların bir araya getirilmesinden oluşuyor, yazar aslında bu durumun zor olduğunu bazen güncelliğini ve o anki etkisini yitirmiş olduğundan her yazıyı kitaba alamadığını ve bu yüzden bu seçkilerin kitaplık değeri olanlardan oluştuğunu belirtmiş. 

Kitabın başlarında yer alan Atatürk’e dair yazılar benim en çok sevdiklerimdi, özellikle Atatürk’le Konuştum’u çok beğendim, Atatürk’ün konuşmaları kendi sözlerinden oluşuyordu ve bütünlük çok iyiydi. Ardından, politik, güncel, hayata dair, dini birçok konuda kaleme aldığı yazılar vardı, bu kitabında kaleme aldıkları ilk okuyuşumdu, onun için kendi adıma okuması daha keyifliydi. 

Yazma üzerine kaleme aldığı cümlelerindeki samimi ifadeleri de ayrıca çok beğendim. Nesin’in daha önce okuyup da beğendiği ‘kalem altıncı parmak olmuş, önümdeki kâğıt dipsiz kuyu’ ifadelerini kullanarak yazmaktan korkmadığını ama bazı zamanlar o kadar çok yazacak konu olmasına rağmen istediğini istediğince yazamamaktan ötürü yazmaya karşı bir tiksinme, direnç gösterdiğini belirtiyor. O satırları okurken bu duygulara rağmen bu kadar eser kaleme almış demek ki istediklerini gerçekleştirebilse daha neler neler yazabilecekmiş dedirtti.

Altını çizdiğim satırlar:

- Görülmemiş, duyulmamış bir sessizlik.
   - Ne olmuş
   - Ne var?
  Ürkek soruları bir fısıltı yanıtlıyor
  - Atatürk ölmüş ..
   Ne gözyaşı, ne de hıçkırık.. Ses, bakış, bütün duygular, zaman, yer, her şey donmuş. (syf. 19)


- Çevremi kaplayan buğu, kara bir duman oldu. Yansıyan meşale ışıklarında bile bişey göremiyordum.
    - Atam seni göremiyorum artık, seni göremiyoruz.. dedim.
   Bir ses, O'nun sesi:
   - "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir." (syf. 20)


- Çok zaman var ki, nerde ve ne zaman,- Atam, sen ölmedin! diye bir ses duysam, korkarak yavaşça mırıldanıyorum:
  - Seni biz öldürdük.. (syf. 31)


- Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlık; ikisi ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.. (syf. 50)


- Sevmek, insanın kendisinden vermesi, sevdiği şeye bir katkıda bulunması demektir. Kendimizden verebileceğimiz en değerli şey de zamanımızdır. (syf. 158)


- Fıkra yazarlığı, kelebeğin yaşamına çok benzer. Kelebek gibi renkli, parlak, göze çarpan bişeydir, ama yine kelebek gibi yaşamı ancak bir günlüktür. (syf. 167)


- Gazete yazısıyla edebiyat yazısı arasında şu ayrımı görüyorum: Edebiyat yazısı yazarın yazmadan duramadığı, yazar için yapılması zorunlu bir iştir. Gazete yazısıysa yazarın <Bugün de ne yazmalıyım?> sorusuna bulduğu cevaptır ve zorunlu değil, zorlama bir iştir. (syf. 213)


Alıntılar; Kardeşler Basımevi'nin 1980 senesindeki IV. basıma aittir.

2 Ocak 2019 Çarşamba

Stanislaw Lem'den Solaris


Bilimkurgu adına okuduğum eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez, son zamanlarda farklı türlere ağırlık vermek istediğim için bu kitapla bir minik bir adım atayım demiştim, iyi ki de demişim.

Konusu; Kris Kelvin, Solaris'in yüzeyindeki okyanus üzerinde araştırma yapmak ve evreni anlamak üzere bu gezegene gelir. Bu gezegende yalnız değildir, ondan önce gönderilmiş bilim insanları da bulunmaktadır, fakat onlardan birini oraya vardığı zaman ölü bulur, diğer bilim insanları da garip davranmaktadır, hiçbiri olan biteni anlatmak için istekli görünmez. Bir de üzerine garip sesler ve geçmişten gelen acı deneyimler eklenir. Kris, olan biteni anlayabilecek midir? 

Merak uyandırıcı bir giriş oldu bence. :) 
 
Kitaba başlamadan önce konuyu okuyunca aklımda bol macera, gizem, bilinmeyen ya da tanımlanması güç olaylar vardı açıkçası. :) Her ne kadar abarttığım kadar olmasa da bu duyguları da yaşadım, hatta bazı yerlerde ciddi manada gerildiğimi de hissettim, aynı korku filmlerinde gösterilen ortamda kesin şimdi kötü bir şey olacak hissini yaşar ve tedirgin beklersiniz ya aynı o kıvama geldiğim satırlar vardı. 

Benim için sürpriz olan ise; felsefi ve psikolojik yönden doyurucu düşüncelerin satırlarda hayat bulmasıydı. Okurken birçok soru sorarken buluyorsunuz kendinizi ve onlara cevap vermeye çalışıyorsunuz. Kitabın bütünü akıcı ve anlatımı anlaşılır bir şekilde ilerliyor, her ne kadar gezegenler ve okyanuslar üzerine bazen teknik bilgilerle sizi zorlasa da araştırmaların gidişatını en anlaşılır bir şekilde ifade etmediğini söylemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Bazı yerlerde olayın geride kalması ve sorgulayıcı düşünceler üzerinde kitabın ilerlemesi birçok yerde durağanlığa da sebep oluyor, bunu belirtme sebebim ise konusundan bahsederken ifade ettiğim gizem, merak olgusunun bu düşünceler arasında yedirilmiş olması, bir solukta okuyayım bir sürü aksiyon olsun diye ele alınırsa hayal  kırıklığına uğramak kaçınılmaz olabilir. 

Benim için güzel bir yolculuktu, altını çizdiğim birçok satır oldu, filmini de en kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum. Hatta bazı satırlar şu şekildeydi:

Bilinç olmadan düşüncenin olması olanaklı mıydı? Ayrıca, okyanusta gözlenen süreçlere düşünce sözcüğünü kim yakıştırabilirdi? Peki herhangi bir dağ yalnız koca bir taş mıydı acaba? Gezegen dev bir dağ mıydı yoksa? Terminoloji hangisi olursa olsun, karşı karşıya olunan yeni ölçek, yeni normların ve yeni olguların önünü açtı. (syf. 33)

Katlanmış paraşütün kasnaklarına çöktüm, başımı ellerimin arasına aldım. Neye uğradığıma şaşırmıştım. Düşüncelerimin dizgini kopmuştu. Ne oluyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde. (syf. 58)

İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı. (syf. 181)


*Alıntılar; İletişim Yayınlarının 2015 senesindeki VIII. basıma aittir.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)