16 Ocak 2019 Çarşamba

Emile Zola - Germinal ile Maden Ocaklarında Yaşam




Yazarın bu kitabı yazmaya başlamadan önce maden ocaklarına giderek oradaki yaşamı ve işleyişi inceleyip notlar aldığını ve kitabının da bu titiz çalışmanın sonucu olduğunu okudum birçok yerde, kitabın gerçekçiliğinin size yansımasına bakılırsa bu durum hiç şaşırtıcı gelmiyor. 


Kitabı elime alıp da soluksuz ara vermeden okumak benim açımdan mümkün olmadı, çünkü yaşanılan olayları size öyle bir betimlemiş ki yazar siz de sanki o madende çalışan işçilerden birisiniz. Yeri geliyor siz de o toz yığını ve açığa çıkan gazlardan nefes almakta zorlanıyor ve boğulacakmış gibi hissediyorsunuz, yeri geliyor uzun saatlerce çalışmanın ardından kuru ekmekle yapılan bir kahvaltının başına geçiyor ve sırf üzerinize rehavet çökmesin de kazanacağınız iki kuruşu kesmesinler de akşam evinize huzurla döneyim diye alelacele yiyerek kalkıyorsunuz. Bütün hayatınız madene inip çalışmak ve akşam eve dönerken bile ertesi günkü çalışmanızı hesap etmekten öteye gitmiyor, tabii bir de sizi ve tüm mahallenizi kıskacı arasına almış sefalet var. Kucağınızdaki bebeğinizi bile ileride madende çalışacak potansiyel işçi gözüyle görüyorsunuz. 

Her zaman filmlerde sıkça karşılaştığımız 'biz farklı dünyaların insanıyız' cümlesindeki o farklı hayatları bu kitapta tam anlamıyla görüyorsunuz. Bir yanda madende çocuklarıyla çalışıp bir kuru ekmek yiyerek karnını doyurmaktan başka bir gayesi olmayan bir yaşam; diğer yanda ise bu insanların refah içinde gayet güzel şartlarda yaşadığına kendini inandırmış ve gününü gün eden maden sahipleri ve aileleri. Bu iki uçlarda yaşamın hırs, öfke, açlık, kıskançlık ve daha bir sürü insani duygularla nasıl karşı karşıya geldiğini ve ölümden başka bir kurtuluş yolu kalmayan insanların nasıl korkusuz ve insanlıktan çıkabilecek davranışlar sergileyebileceğini net göreceksiniz ama inanmak istemeyeceksiniz. 

Toplumun aksak yönlerini, ahlaki değerlerin koşullara göre değişkenliğini, yozlaşmış ve karmaşık ikili ilişkileri, insanların çıkarcı ilişkilerini ve birçok sosyal, ekonomik ve psikolojik açıdan zamanın hayat koşullarına dair ayrıntılara satırlarda rastlıyorsunuz. İlk başlarda insanların kaba hal ve tavırları, konuşmaları sizi rahatsız etse de o koşullar altında kendilerini korumak adına bir savunma mekanizması gerçekleştirdiklerini düşünmeden edemedim. Yüreğiniz nasır tutmalı ki o yaşanılanları aklınızı kaybetmeden savuşturup yaşamınıza -ki ne kadar yaşamak denirse- devam edin. 

"Ve Voreux yırtıcı bir hayvan gibi, içinde bulunduğu çukura çökmüş, midesine indirdiği insanları sindirmeye uğraşıyor, gittikçe daha derin, daha uzun soluyordu." bu cümleyi okuduğumda aslında bu romanı bu kadar etkileyici kılanın hala birçok kişinin adının farklı olduğu madenlerin midesinde bir yaşam mücadelesi verdiğini bilmek, sadece kurguydu diyerek kitabı rafa kaldıramamak. 


Kısacası tavsiye ederim.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Aziz Nesin'den Merhaba



İncelememi baştan sona okuyana, yanlışlıkla tıklayıp şöyle bir göz atana, ay yok işim var belki sonra okurum diyene, merhaba; Aziz Nesin okumayı çok sevene, daha önce okumamış ama okumayı düşünenlere, bana hitap etmiyor ama yine de bir göz atabilirim belki diyenlere, selam olsun. Nükteli, güldüren bir yandan da eleştiren yazılar okumaktan hoşlananlara, çok uzun olmasın, kısa olsun ama bir o kadar da dolu dolu olsun okuduklarım diyenlere, hayatın her anında karşılaşabileceğin belki de karakterin ta kendisi olabileceğin olayları sevenlere, merhaba. Yazılanları eleştirirken kendi özeleştirisini de atlamayanlara, hatta bu inceleme nereye gidiyor benden çok merak edenlere, selam olsun. 

Evet, böyle uzar gider ama kendime bir dur demem gerekiyor sanırım, kitap aynı bu şekilde Selam ve Merhaba başlıklarıyla olaylara, kişilere yahut davranışlara gerekçeleriyle birlikte hitap ederek başlıyor. Bu sayfaları okurken içimden bende birçok olaya ve kişiye bol bol selamlarımı yolladım. :) 

Kitap, dergi ve gazetelerde yer alan yazıların bir araya getirilmesinden oluşuyor, yazar aslında bu durumun zor olduğunu bazen güncelliğini ve o anki etkisini yitirmiş olduğundan her yazıyı kitaba alamadığını ve bu yüzden bu seçkilerin kitaplık değeri olanlardan oluştuğunu belirtmiş. 

Kitabın başlarında yer alan Atatürk’e dair yazılar benim en çok sevdiklerimdi, özellikle Atatürk’le Konuştum’u çok beğendim, Atatürk’ün konuşmaları kendi sözlerinden oluşuyordu ve bütünlük çok iyiydi. Ardından, politik, güncel, hayata dair, dini birçok konuda kaleme aldığı yazılar vardı, bu kitabında kaleme aldıkları ilk okuyuşumdu, onun için kendi adıma okuması daha keyifliydi. 

Yazma üzerine kaleme aldığı cümlelerindeki samimi ifadeleri de ayrıca çok beğendim. Nesin’in daha önce okuyup da beğendiği ‘kalem altıncı parmak olmuş, önümdeki kâğıt dipsiz kuyu’ ifadelerini kullanarak yazmaktan korkmadığını ama bazı zamanlar o kadar çok yazacak konu olmasına rağmen istediğini istediğince yazamamaktan ötürü yazmaya karşı bir tiksinme, direnç gösterdiğini belirtiyor. O satırları okurken bu duygulara rağmen bu kadar eser kaleme almış demek ki istediklerini gerçekleştirebilse daha neler neler yazabilecekmiş dedirtti.

Altını çizdiğim satırlar:

- Görülmemiş, duyulmamış bir sessizlik.
   - Ne olmuş
   - Ne var?
  Ürkek soruları bir fısıltı yanıtlıyor
  - Atatürk ölmüş ..
   Ne gözyaşı, ne de hıçkırık.. Ses, bakış, bütün duygular, zaman, yer, her şey donmuş. (syf. 19)


- Çevremi kaplayan buğu, kara bir duman oldu. Yansıyan meşale ışıklarında bile bişey göremiyordum.
    - Atam seni göremiyorum artık, seni göremiyoruz.. dedim.
   Bir ses, O'nun sesi:
   - "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir." (syf. 20)


- Çok zaman var ki, nerde ve ne zaman,- Atam, sen ölmedin! diye bir ses duysam, korkarak yavaşça mırıldanıyorum:
  - Seni biz öldürdük.. (syf. 31)


- Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlık; ikisi ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.. (syf. 50)


- Sevmek, insanın kendisinden vermesi, sevdiği şeye bir katkıda bulunması demektir. Kendimizden verebileceğimiz en değerli şey de zamanımızdır. (syf. 158)


- Fıkra yazarlığı, kelebeğin yaşamına çok benzer. Kelebek gibi renkli, parlak, göze çarpan bişeydir, ama yine kelebek gibi yaşamı ancak bir günlüktür. (syf. 167)


- Gazete yazısıyla edebiyat yazısı arasında şu ayrımı görüyorum: Edebiyat yazısı yazarın yazmadan duramadığı, yazar için yapılması zorunlu bir iştir. Gazete yazısıysa yazarın <Bugün de ne yazmalıyım?> sorusuna bulduğu cevaptır ve zorunlu değil, zorlama bir iştir. (syf. 213)


Alıntılar; Kardeşler Basımevi'nin 1980 senesindeki IV. basıma aittir.

2 Ocak 2019 Çarşamba

Stanislaw Lem'den Solaris


Bilimkurgu adına okuduğum eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez, son zamanlarda farklı türlere ağırlık vermek istediğim için bu kitapla bir minik bir adım atayım demiştim, iyi ki de demişim.

Konusu; Kris Kelvin, Solaris'in yüzeyindeki okyanus üzerinde araştırma yapmak ve evreni anlamak üzere bu gezegene gelir. Bu gezegende yalnız değildir, ondan önce gönderilmiş bilim insanları da bulunmaktadır, fakat onlardan birini oraya vardığı zaman ölü bulur, diğer bilim insanları da garip davranmaktadır, hiçbiri olan biteni anlatmak için istekli görünmez. Bir de üzerine garip sesler ve geçmişten gelen acı deneyimler eklenir. Kris, olan biteni anlayabilecek midir? 

Merak uyandırıcı bir giriş oldu bence. :) 
 
Kitaba başlamadan önce konuyu okuyunca aklımda bol macera, gizem, bilinmeyen ya da tanımlanması güç olaylar vardı açıkçası. :) Her ne kadar abarttığım kadar olmasa da bu duyguları da yaşadım, hatta bazı yerlerde ciddi manada gerildiğimi de hissettim, aynı korku filmlerinde gösterilen ortamda kesin şimdi kötü bir şey olacak hissini yaşar ve tedirgin beklersiniz ya aynı o kıvama geldiğim satırlar vardı. 

Benim için sürpriz olan ise; felsefi ve psikolojik yönden doyurucu düşüncelerin satırlarda hayat bulmasıydı. Okurken birçok soru sorarken buluyorsunuz kendinizi ve onlara cevap vermeye çalışıyorsunuz. Kitabın bütünü akıcı ve anlatımı anlaşılır bir şekilde ilerliyor, her ne kadar gezegenler ve okyanuslar üzerine bazen teknik bilgilerle sizi zorlasa da araştırmaların gidişatını en anlaşılır bir şekilde ifade etmediğini söylemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Bazı yerlerde olayın geride kalması ve sorgulayıcı düşünceler üzerinde kitabın ilerlemesi birçok yerde durağanlığa da sebep oluyor, bunu belirtme sebebim ise konusundan bahsederken ifade ettiğim gizem, merak olgusunun bu düşünceler arasında yedirilmiş olması, bir solukta okuyayım bir sürü aksiyon olsun diye ele alınırsa hayal  kırıklığına uğramak kaçınılmaz olabilir. 

Benim için güzel bir yolculuktu, altını çizdiğim birçok satır oldu, filmini de en kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum. Hatta bazı satırlar şu şekildeydi:

Bilinç olmadan düşüncenin olması olanaklı mıydı? Ayrıca, okyanusta gözlenen süreçlere düşünce sözcüğünü kim yakıştırabilirdi? Peki herhangi bir dağ yalnız koca bir taş mıydı acaba? Gezegen dev bir dağ mıydı yoksa? Terminoloji hangisi olursa olsun, karşı karşıya olunan yeni ölçek, yeni normların ve yeni olguların önünü açtı. (syf. 33)

Katlanmış paraşütün kasnaklarına çöktüm, başımı ellerimin arasına aldım. Neye uğradığıma şaşırmıştım. Düşüncelerimin dizgini kopmuştu. Ne oluyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde. (syf. 58)

İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı. (syf. 181)


*Alıntılar; İletişim Yayınlarının 2015 senesindeki VIII. basıma aittir.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sabahattin Ali- Çakıcı'nın İlk Kurşunu




Yazarın ardında bıraktığı bir sandığın içinden çıkan hikaye, şiir ve yazılarından oluşan bir derleme kitap. Sevdiğim bir yazarın sakladığı sırlarının ortaya çıkması, gizli dünyasına açılan bir pencereden ona bakmak gibiydi. Bazı öyküleri için keşke yayınlamasaydım diyen biri için yayınlamadığı yazılarını gün yüzüne çıkarmak ne kadar doğrudur bilemiyorum ama okuma fırsatını yakaladığım için de kendimi şanslı bulanlardanım. 

Kitabın önsözünde bu kitabın ortaya çıkışına, hazırlanış sürecine ve sunulan içeriklere dair bilgiler veren detaylı ve doyurucu bir önsöz vardı. Bazen okunmadan geçilen bu kısımların kitabı okumaya geçmeden önce güzel bir hazırlık ortamı yarattığını düşünüyorum. 

Kitabın ilk kısmında karşımıza hikayeler çıkıyor, en uzun hikayesi de kitabın adını aldığı Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ydu ve ben en çok bunu sevdim, benim için daha bir doyurucuydu, diğer hikayeler kısa olduğundan mıdır ya da benden kaynaklı mı bilmiyorum ama beni etkisi altına alamadı. Bir hikayesi de tamamlanmamıştı, aslında çok malzeme çıkacak bir konusu vardı, eminim ki devamı gelseydi bol betimlemeli ve olaylı bir öykü olurdu. :) 

İkinci kısım şiirlerden oluşuyordu, sol sayfasında kendi el yazısıyla yazılmış, orijinal metinlerin yer alması sağ kısımda da günümüz Türkçesiyle yer almasını çok sevdim, hatta bazı şiirlerin yanına küçük küçük çizimler yapılmış, şiirin içeriğini yansıtan minik figürler ayrı bir güzellik katmıştı. Sabahattin Ali’nin çizim yeteneğini bu kitap sayesinde keşfettim diyebilirim, kitabın sonunda birkaç resim çalışmasına da yer verilmiş. 

Yazarın düşüncelerini anlamada son kısımda yer alan yazılar bölümü en güzel kısımdı. Özellikle kadına dair yaptığı konuşma gerçekten çok anlamlıydı, çok beğendim. Altı çizilesi çok satır vardı. 

Kitabın bir bölümünde de yazmayı planladığı kitap isimleri ve kısaca ne üzerine olacağına dair notlar vardı, keşke yazabilseydi de benim gibi seven okurları da okuma fırsatı bulabilseydi. Bu kitap hakkında diyebileceğim, evet diğer kitaplarına oranla daha az etkileyiciydi ama yazarın yazın dünyasında bir adım daha atmış oldum.


Altını çizdiğim bazı satırlar: 

Hayatta fikirler çok büyük, kafalar çok küçük... (syf. 18)

Ben onun uzak bir işaretiyle derhal hayatımı veririm. 
   Acaba o..
   Bana elini verecek mi?..
   "Hayır..."
(syf. 27)


Hiç kimse hiç kimseyi yükseltmez, herkes kendi kendisini yükseltmek mecburiyetindedir. (syf. 117)

Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. (syf. 118)

Bize yeni bir hayat getirecek yeni bir nesil, yeni bir hamle, yeni bir dünya görüşü gerek... (syf. 128)

- (..) insan sevmekte de, nefret etmekte de hürdür. (syf. 135)


*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2017 senesindeki 18. basıma aittir.

20 Aralık 2018 Perşembe

Aziz Nesin'den Mahallenin Kısmeti



Bu ayın Nesin kitapları arasındaki kısmetim de bu kitapmış, iyi ki de öyle olmuş, çok keyif alarak okudum. 

Kitabın adını veren ilk öyküsü en uzun olandı, bir nevi roman tadındaydı, genelde kısa öyküleri ağza bir parmak bal çalmış hissi yaşatırken bunda kendimi kovanın içinde bulduğumdan ötürü ayrı bir sevdim, olayın gelişim sürecinin ayrıntılı olması ve karakterlerin kendine has özelliklerinin betimlemelerle ifade edilip kafada canlandırmaya yardımcı olması sevdiğim yönüydü. Bazı satırlarda film seyredercesine olayı yaşayıp güldüğümü itiraf edemeden geçemeyeceğim. :) 

Diğer öyküleri de her zamanki gibiydi, kısa olmasına rağmen vermek istenen mesaj tek cümlede bile sayfalar okumuşsunuz gibi etki ediyordu. Bazı öyküleri roman olacak malzemeye sahip olduğu için kısa olmalarına bazen içerliyorum ama yine de aslında az kelimeyle çok şey okudum en azından diyerek kendimi teselli ediyorum. 

Genelde her okuduğum kitabının ardından yazdığı kişileri. olayları nasıl buluyor ya da hiç yazdığı gibi kendinin de eleştirilme ihtimali düşündüğü oluyor mu diye aklıma gelirdi, yazdığı son dört hikaye öncesi karakterler hakkında kısa bilgi verip bu hususa değinmiş, onları ayrı bir sevdim, birebir yaşandığını ifade ettiği için olabilir. :)

Kısacası, yazarın tarzını severler için tavsiye ederim.

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

- İnsanın bir türlü sırtından atamadığı taşınması en zor yük, kendi ağırlığıdır.


- Kötü kişileri yermek, yazar için ne denli kolay, ne denli rahatlatıcıdır. Yazar için zor olan, sevdiği kişileri eleştirmektir. (syf. 177)


-   - Siz, dedi siz? .. Siz misiniz? 
    +Evet... dedim, evet ben...
     Elimi sıktı,
   - Hoş geldiniz, ben sizin okurlarınızdanım. Hiçbir yazınızı kaçırmam.

      Bir yazarı bundan daha çok sevindirecek bir olay var mıdır? Bir küçük ilçede, karanlık bir gece, bir okurunuz kör bir ışıkta sizi tanıyor.
(syf. 178)

*Alıntılar; Kardeşler Basımevi'nin 1981 yılındaki 8.basıma aittir.

18 Aralık 2018 Salı

Marcel Proust - Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde-Üçüncü Kitap)





Kayıp zamanın izinde serisinin bitirdiğim ikinci kitabı-çiçek açmış genç kızların gölgesinde-nin ardından verdiğim ara nihayet son buldu, arkadaşımla ortak okuma yaptığımız için ikimizin de işlerinin sürekli çakışması sonucu Guermantes’in Tarafı’na başlamamız zaman aldı. Bu durum aslında benim açımdan daha iyi oldu, çünkü o kadar çok okuma isteğiyle dolup taştım ki başlayacağımız anı gözler oldum, her ertelediğimizde birbirimizi teselli eder konumdaydık. Bu durumumuz aynı kitabın başlarında sürekli Françoise’e seslenen ev halkına karşı kendisinin ‘pirelendiler yine’ diye söylenmesi gibiydi. :) Hazır kendisinden bahsetmişken kendisinin kitapta kilit karakter olduğunu düşünmeden edemiyorum, bazen öyle bir anlarda çıkıp sadece bir cümle söylemesi bile kitabın atmosferini birden değiştiriyor, en sevdiğim sayfalar onunla renklenen satırlar diyebilirim.

Proust gibiyim şu an, aklımda o kadar çok şey var ki anlatmak istediğim, uzun uzun, her önemsiz gibi görünen ama onun kaleminde –vay be, aslında ne kadar da anlamlıymış aslında- dedirten düşüncelerle dolup taşıyorum. Eminim birçoğundan bahsedemeyeceğim ama onların etkisini benzer yaşadığım durumlarda anımsayıp kendimle konuşacağım.

Kitap, diğer kitaplar arasında en uzun olan ve okuduğum iki kitaba oranla daha dolu dolu ve karmaşık olanıydı diyebilirim. Tabi ardından gelen kitapları okumadığım için nasıl sürprizlerle karşılaşacağım merak ediyorum. İki bölümden oluşuyordu, benim için en akıp giden ve anlaşılır olan ilk bölümdü. Her zamanki gibi ev hayatlarına konuk olup ara ara kendisiyle gezintiler yaparak sayfaları çevirdim. Konuklarla araya gelinen zamanlarda da Dreyfus Olayı’na* dair konuşmalara tanıklık ettim. Bu sayfalarda en sevdiğim özellik, her iki görüşü dile getiren tarafın da olmasıydı, birbirini çok güzel dengeleyen konuşmalar okuyucu bir tarafa karşı yönlendirmiyordu. Bu bölümün sonlarına doğru büyük annesiyle olan konuşmalar, ona karşı olan hislerini dile getirmesi ve ikilemde kaldığı zamanlardaki çaresizliği beni derinden etkileyen satırlardı. İkinci bölüm, beni en zorlayan kısımdı. Sürekli bir davetten diğerine gitmek beni çok yordu. :) Özellikle de dük, düşes, prensesler vb ünlü konuklar arasındaki üstünlük savaşları arasında kalmak ve sürekli isimlerin artarak çoğalması çok yorucuydu, bazı satırlarda kim kimdi demekten olaya odaklanamayıp satırları birkaç kere okumam gerekti. Kendimi, annesinin yanında güne gidip de köşede yemek yiyip ortada dönen muhabbetleri takip etmekten yorulan çocuk gibi hissettim. Dedikodular arasında arada konuşulan sanat ve edebiyat konuları en sevdiğim kısımlardı. Hazır dedikodu demişken, ben de kahramanımızın aşk hayatı hakkında bir iki laf söyleyeyim hemen, açıkçası nasıl sonlanacak merak ediyorum, kendisinin ölüp bitmiş hallerinden, kozasından yeni çıkan kelebek kadar heyecanlı hallere aniden geçişi beni şaşırtmaya devam ediyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bazı konuşmalar arasında ileride çözümlenecek bazı olayların sinyalleri verildi, merak tohumları ekildi. Umarım merak ettiğim kadar etkileyici satırlar olur. Bu arada her kitabında belirtmeden geçemediğim, bana kitabı sevdiren ise tabi ki betimlemelerdi. Yine çok güzel tespitleri vardı, basit bir olayı bile sıradanlıktan çıkarttığı beni kendine hayran bırakan cümle dizilişlerine sahipti. Tabi Roza Hakmen’in takdir etmeden duramadığım eşsiz aktarımını da göz ardı etmeyeyim, ben okurken yolumu kaybettiğim olurken kendisi ne kadar güzel çevirmiş.

Bu yolculuğuma kısa bir ara veriyorum, en kısa zamanda tekrardan kayıp zamanda iz sürmeye devam edeceğim. Keyifli okumalar.


Kitapta altını çizmekten kendimi alamadığım bazı satırlar:


- Uzaktaki şeyler bazen yakındakilerden daha tanıdık olabilir bizim için. (syf. 22)

- Ne tuhafsınız! Sizin yeteneğiniz bende olsa, herhalde sabahtan akşama kadar yazardım. Siz boş oturmayı daha çok seviyorsunuz. Ne yazık ki, her an çalışmaya hazır olanlar, benim gibi sıradan insanlar; kabiliyetli olanlarsa çalışmak istemiyor! (syf. 69)

- Düşüncesi neyse insan odur; düşünce sayısı insan sayısından çok daha az olduğu için de, aynı düşünceyi paylaşan bütün insanlar benzerdir. (syf. 100)

- İşin doğrusu şu ki ben bu dünyaya ait değilim; kendimi sürgünde hissediyorum burada; beni burada tutmak, başka bir âleme kaçmamı önlemek için yerçekimi yasasının bütün gücüyle uğraşması gerekiyor. Ben başka bir gezegene aitim. (syf. 147)

- Her insan uzaktan gördüğü, başkalarında gördüğü şeyi daha güzel görür. (syf. 225)

- Tıp, hekimlerin birbirini izleyen, çelişkili hatalarının bir özeti olduğundan, en iyi hekimlere başvururken, birkaç yıl sonra yanlışlığı ortaya çıkacak bir doğruya başvurma ihtimalimiz yüksektir. Yani tıbba inanmak, çılgınlıkların en büyüğü denebilirdi, eğer tıbba inanmamak daha büyük bir çılgınlık olmasaydı; çünkü uzun vadede hataların üst üste yığılmasından, bir takım doğrular ortaya çıkmıştır. (syf. 287)

- Güzel müziklerin, güzel resimlerin, binlerce inceliğin tadını çıkarırız, ama onları yaratanlara nelere mal olduğunu, ne uykusuzluklara, gözyaşlarına, ihtilaçlı gülmelere, kurdeşenlere, astımlara, sara nöbetlerine, hepsinden beter olan ölüm korkusuna mal olduğunu bilmeyiz. (syf. 293)

- Şüphesiz, bir yazarın ancak ölümünden sonra ün kazandığı olur. (...) Ölü bir yazarın ünü, hiç değilse kendisine yorgunluk vermez. Adının şaşaası, mezartaşında son bulur. Ebedi uykunun verdiği sağırlıkla Şöhret tarafından rahatsız edilmez. (syf. 315)

- Hiç şüphesiz, ne kadar önemsiz bir ilişki olursa olsun, ilişkilerimizin değiştiği bir insanı ne zaman tekrar görsek, iki dönemin karşılaşması gibi bir şey olur. (syf. 340)

- Öte yandan Albertine, benim özellikle sevdiğim bir dizi deniz manzarasının izlenimleriyle çevrelenmişti. Bana öyle geliyordu ki, Albertine'in iki yanağını öpmekle, bütün Balbec sahilini öpmüş olurdum. (syf. 352)

- Hayatta zaten yeterince çirkinlik var. Hiç değilse okurken o çirkinlikleri unutsak, daha iyi olmaz mı? (syf. 479)



*1894 yılında Yahudi asıllı bir yüzbaşı düzmece bir mahkemede vatan haini olarak yargılanmıştır. Yüzbaşı Alfred Dreyfus genelkurmayda çalışan düzgün bir subaydır. Bazı Fransız silahlarının yeni teknik özelliklerini Almanlara bildirmekle suçlanıyordur. Dreyfus affedilip itibarı iade edilse de onu suçlayanlar ve suçlamayanların kavgası devam eder. Fransız ordusu bütün kıta Avrupa’sı ordularına kendi Dreyfus düşmanlığını da yaymıştır.

*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki XII.basıma aittir.
*Fotoğraf; ortak okuma arkadaşıma aittir.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Platon - Sokrates'in Savunması



Kitabın girişinde, Sokrates'in kendi davası için mahkemenin bahçesinde beklerken bir din adamıyla yaptığı konuşmasını okuyoruz, daha ilk bölümde Sokrates'in kendine güveni ve sakinliği sizi ele geçiriyor, kendi davasını unutup karşısındakinin sorununu ele alıyor ve bunu yaparken de sakince doğruya yöneltecek sorular soruyor ve siz de kendinizi cevaplamaktan alamıyorsunuz, aynı sayfada saatlerce takılıp Sokrates'e cevap yetiştiriyorken kendinizi bulmanız mümkün. 

Daha sonra mahkeme sürecine geçiş yapılıyor ve Sokrates'in savunmasını ve davalıların konuşmalarına tanıklık ediyorsunuz, her ne kadar sonucu biliyor olsanız da her ortaya atılan düşüncede umutlanmadan ya da eleştirmeden duramıyorsunuz, en azından bana öyle oldu. :) Dediğim gibi sorular havada uçuştukça insan düşünmeden edemiyor, her ne kadar satırları okumaya devam etseniz de aklınızda sürekli farklı cevaplar dönüp duruyor. 

Son bölüm ise Sokrates'in ölüme gittiği anda yanında olan kişinin bir başkasına o anları aktardığı diyaloglardan oluşuyor, beni en çok etkileyen satırlar bu bölümdeydi, ölümün yanı başında olduğunu bildiği halde hala ruh, ölümsüzlük, intihar gibi kavramlar üzerine tartışmaların devam etmesi, beyin jimnastiğinin dozunun artmış olması okuyucu olarak etkileyiciydi. 

Kitabın çeviri diline gelirsek, evet günlük bir dil kullanılmış, bazı diyaloglar birkaç kelimelik cümlelerden bile oluşabiliyor ama yine bu elinize alıp öyle okuyup geçeceğiniz bir kitap değil, cümleler basit ama anlamlar derin diyebiliriz. Dipnotların olması okumayı kolaylaştırıyor ama ben kitabın arkasından çok, sayfa altında yer almasını isterdim, sürekli arkaya dönüş yapmak o an anlatımdan koparabiliyor. Bazı mitosları hatırlamak da güzeldi. 

Kısacası, bana hitap eden bir kitaptı, kitabı birkaç yıl sonra tekrardan okumayı düşünüyorum, eminim ki şu an fark edemediğim birçok şeyi o zamanlar daha farklı yorumlayacağım. 


Okurken üzerinde durup düşünmeden edemediğim satırlardan bazıları; 


- O, hiçbir şey bilmediği halde bir şeyler bildiğini sanıyor, oysa ben hiçbir şey bilmemekle birlikte bunun bilincindeyim. Bu durumda, hiçbir şey bilmediğimi bildiğim için, az da olsa ondan daha bilgeyim sanırım. (syf. 36) 


- Ölümün insanoğlunun başına gelen iyiliklerin en iyisi olup olmadığını kimse bilmiyor, ama güya başa gelebilecek en büyük kötülük olduğunu sandıklarından ondan korkuyorlar. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğini sanması cehaletin en utanç verici türü değil midir? (syf. 47) 


- Her tehlike türü için ölümden sakınmanın birçok farklı yolu vardır, yeter ki tehlikede olan kişi her şeyi söyleyecek ve her şeyi yapacak kadar utanmaz olsun. Ancak beyler dikkat edin: Ölümden sakınmak o kadar zor değildir, zor olan kötülükten sakınmaktır, çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar. (syf. 59) 


- Bedenin basiretsizliğinden kurtulup arındığımızda, arınmış varlıklarla birlikte olacağız ve kendi imkanlarımızla arınmış bilgiye ulaşacağız. Gerçek dediğimiz şey belki de bu bilgidir, çünkü arınmamış olanın arınmış olana değmesi kabul edilemez. (syf.101) 


- Ömrümüz boyunca erdem ve bilgelik kazanmak için elimizden geleni esirgememeliyiz, çünkü ödülü güzel olduğu gibi verdiği umut da büyüktür. (syf. 172) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2017 senesindeki XI. baskısına aittir.

27 Kasım 2018 Salı

Umberto Eco ile Önceki Günün Adası'na Yolculuk



Eco’nun yazın dünyası benim için matruşka bebek gibi, ne zaman bir kitabını okumaya başlasam ilk sayfalardan itibaren romanın içinden başka bir roman çıkıyor, o olmazsa konu başka bir konuyu doğuruyor ve sürekli bu artarak devam ediyor, kitabın son sayfasına kadar sürekli bir beklenti içinde kalıyorsunuz. Bu kitabı da hafif bir durağanlıkla başlayıp kitabın sonlarına doğru merak ve bilgi yoğunluğunu arttırarak devam etti, o yüzden belli sayfadan sonrasını daha bir istekle okudum. Yalnız, Eco okuyanlar bilir bilmeyenler için belirtmeden geçmeyeyim, daha bir istekle okudum dememden kitap akıp gitti beni yormadı anlamı çıkmasın, birçok konuşmada kaybolma hissini derinden yaşadım, ne diyor neyi anlatmak istiyor, ben doğru mu anladım ya da anladım mı sandım dediğim çok nokta oldu. 

Kitapta bir sürü matematiksel yapı var, sayılar, terimler sayfalarda uçuşuyor, siz hepsini anlayamasanız da -benim için öyle olduğu tartışılmaz :)- bir ucundan yakalamak için sürekli zihninizi aktif tutuyorsunuz ve anlamaya çalışıyorsunuz, hatta bazen kendinizi bir boşlukta savrulup gidiyor gibi hissettiğiniz oluyor. Roberto karakterinin geminin içinde bazen yolunu kaybetmesi ya da farklı yerler keşfetmesi için Eco bir röportajında ben bu romanı oluştururken o gemiyi iç dizaynı da dâhil parça parça tasarladım, çizdim, çok uzun zamanımı aldı, böylece karakterimi geminin her santimetre karesinde istediğim gibi hareket ettirebildim, hatta editör bana çizimimi de yayınlamamı istedi ben de karşı çıktım, okuyucuların bunu bilmemesi gerektiğini onların da kahraman kadar kendilerini kayıp hissetmeli dedim, der. Okurken romanı yaşamanız bir nevi kaçınılmaz oluyor. :) 

Gerçekliğin ve hayal gücünün birleşimi, şimdiki zamandan geçmişe yapılan sıçramalar, belli kavramlar üzerine gerçekleştirilen sorgulamalar, kahramanın aşka ve ölüme dair düşünceleri, çaresizliğini yansıttığı satırlar, yapılan bilimsel konuşmalar, somut kavramlara soyut anlamların yüklenmesi ve bunun gibi birçok olayın yer aldığı sayfalarla bir gemiye misafir oluyorsunuz. 

Başka bir röportajında Eco, yazdığı birçok olayın okuyucuları tarafından acayip, saçma ve imkansız gibi göründüğünü fakat bunun aksine onları birçok kaynaktan araştırıp bulduğunu ve tamamıyla doğru olduğunu söylüyor, hatta buna örnek olarak da Önceki Günün Adası’ndan Peder Caspar ile Roberto’nun Jüpiter’in uyduları gözlemlemek için tuhaf yağ dolu bir leğen gibi kaba tripod benzeri bir aletle teleskop bağlamalarını ve gözlem yaparken yaşadıkları olayı gösteriyor, onların yaşadıkları maceranın gerçekçiliğine bakmaları için Galileo’nun mektubunu okumalarının yeterli olduğunu söylüyor, her şeyin orada yer aldığını hiçbir ekleme yapması gerekmediğini belirtiyor. Yapmaya çalıştığı şey için de, tarihte geçen en saçma şeyleri ortaya çıkarıp onları daha acayip, paradoks hale getirerek tekrar kaleme almak olduğunu söylüyor. 

Gerçekten de büyük bir araştırmanın ürünü olduğunu kitap size fazlasıyla hissettiriyor, akıcı bir olaydan çok bilgiye doyayım o sırada da birçok altı çizilesi cümle üzerinde durup düşüneyim diyorsanız Eco sizin için doğru tercih olabilir. 

Benim altı çizilesi cümlelerinden birkaçı da şu şekilde yer aldı defterimde: 

- İnsan herkesin yüreğine girmesine izin vermemelidir. İhtiyatlı ve sakıngan bir suskunluk, bilgeliğin en değerli hazinesidir. (syf. 107) 

- (..) kimi zaman sevdiği bir insandan yoksun kalan kişinin başına geldiği gibi, yavaş yavaş o insanın yazgısı için değil, kendi yeniden bulunmuş yalnızlığı için ağladı. (syf. 306) 

- (..) hiçbir şey yalnızlık kadar kuşkuyu körüklemez ve hiçbir şey hayal kurmak kadar kuşkuyu kesinliğe dönüştürmez. (syf. 329) 

- Var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise biz yokuzdur artık. (syf. 417) 


*Alıntıları aldığım kitabım; Can Yayınları'nın 2001 senesindeki IV. baskısıdır.

20 Kasım 2018 Salı

Aziz Nesin-Sizin Memlekette Eşek Yok mu?



Bu ayın Nesin dozunu da bu kitapla almış bulunuyorum. Yazarın başka kitabına ait yazımda, yeni kitaplarla tanışmamı sağlayan Abdullah Özer'in yorumundaki tavsiyesi üzerine öne aldım, iyi ki de öyle yapmışım, unutmadan teşekkürümü edeyim, sonra lafa başlayıp demek istediklerimin birçoğunu demeden bir sürü şeyden bahsediyorum. :)

Benim için bu kitap şu ana kadar okuduklarım arasında kendimi yazara daha yakın hissetmemi sağlayan diyebilirim, hoş her kitabının ardından buna benzer kelimeler mutlaka söylüyorum. :)

Kitap, önsözüyle beni etkilemeye başladı, Aziz Nesin’in okuyucularından gelen sorulara cevap vererek bu kitabı nasıl oluşturduğuna açıklık getirmesi ve bunu samimi şekilde dile getirmesi hem gülümsetti hem de derya deniz misali olan eserlerinin arasından sadece bir iki damla bulacaksınız demesi merak ettirdi. Açıkçası yazarın seçkisi olduğu için acaba benzer sevdiklerimiz var mı diye de sayfaları ardı arkasına çevirdim. 

Kitapta, ‘Seyis Atı’ adında bir öykü vardı, bu atın özelliği önündeki atın davranışına göre koşması ya da durmasıydı, ben de kendimi kitabı okurken böyle hissettim. Kitap, bir anıyla başladı ve benim gözlerim çok doldu, yazarın Vakıf’ta çocuklara olan ilgisi, sevgisi ve en zor zamanda bile onlar adına düşünmeye çalışması beni çok etkiledi. Ardından gelen öyküler de bu kadar olmasa da güldürmeyen tarzda olduğu için o duyguyu sürdürdüm, tam bu hisle ilerlerken birden yazar bu atmosferi dağıttı ve açıkçası bazı öykülerde kahkaha attığımı hissettim, birçoğunu daha önce okumuş olamama rağmen hiç okumamışım gibi aynı etkiyi hissettim. Sadece gülme biraz da düşün dediği satırlara da rastladım, karakter isimlerini değiştirdim ve aslında dolaylı-dolaysız içinde bulunduğum durumlara da rastladım. Hiçbir şey değişmemiş, artık da değişmez dedim, sonra da belli mi olur dedim teselli ettim kendimi. :) En son kısımdaki taşlamalar ise ayrı bir nokta atışına sahipti. Dize dize yazıldığı için ben arka arkaya okumak yerine hikâyeler arasına birer tane alarak okudum. Benim için daha doyurucu oldu. 

Ara vererek okumama rağmen kendimi yazarın ardından koştur koştur bir nefeste okumuş gibi hissettim. Her zamanki gibi keyif aldım, bir sonraki eseriyle buluşana kadar bazı karakterleri kendi içimde hatırlayıp anarım kesin.

Altını çizdiğim satırlardan bazıları;

- Her ne olursa olsun yaşam sürüyor ve hep sürecek. (syf. 17)

- Yazık ki, nasıl öldüğümü yazamayacağım. Ençok işte buna üzülüyorum. Bir yazar bütün yaşadıklarını yazsa bile ölümünü yazamaz. Oysa ölüm, yaşamın en önemli olayıdır. Yaşamımın en önemli olayını yazamadan gidiyorum. (syf. 18)

- Ne çok işlerim kaldı geriye... Dünyaya borçlu ölüyorum. Kim var ki dünyaya borçlu ölmeyen? Borçlu değil, alacaklı ölenler bile var... Örneğin Einstein... Örneğin Skakespeare... (syf. 20)

- Yabancısı olduğum büyük kentlerde kendimi kalabalığın akışına bırakıp yitirmeyi seviyorum. (syf. 29)

- Her insan bu dünyada var olduğunu kendine göre bir yol bulup başkalarına kanıtlamak zorundadır. Yoksa anlamı kalmayan yaşam bir saçmalık olur. (syf. 35)

- Bir gece Orhan Veli, konuk kaldığı Pendik'te ressam Haşmet Akal'ın evinde, nasıl edip de şiirlerine yaygınlık sağlayacağını sabaha dek düşünmüş, sonra uçakla İstanbul'un üstüne şiirlerini yağdırmaya karar vermiş. Uçak nasıl kiralanacak, para nasıl bulunacak? İki üç gün sonra hemen bütün gazete ve dergilerde, Orhan'ın "Rakı şişesinde balık olsam" dizesiyle alay ediliyordu. Bu alaylar yüzünden artık uçağa gerek kalmamıştır. Alaylar, tek uçak değil, uçak filolarından İstanbul'a yağdırılacak şiirlerin etkisini yapmıştır. Orhan Veli, gerçekten değerli şair olmasaydı, alay konusu olarak kalır, maskara olurdu. Sonraları Orhan'ın şiiriyle alay edenler, alay konusu olmuşlardır. (syf. 85)

- Bir yazarın en büyük dramı, ölümünden sonra geride bıraktığı konuları, yarım yazıları, kendisinden başka hiç kimsenin yazamayacağıdır. (syf. 90)

- (..) çok çetrefil bir yazı üzerinde çalışıyordum, hiç zamanım yoktu. Ama bir yazarın zamansızlığını okurlarına anlatması zordur. (syf. 137)



*Alıntılar; Doğan Kitap'ın 2007 senesindeki 99.basıma aittir.

13 Kasım 2018 Salı

Tomris Uyar-Yaz Düşleri Düş Kışları



Tomris Uyar, çok merak ettiğim ama bir türlü fırsat bulup okuyamadığım bir yazardı, bir etkinlik kapsamında kitaplarını incelerken arkadaşımla ikimizin de aynı anda iki kitabı gözümüze çarpmıştı, işte biri buydu, diğeri de –Otuzların Kadını- okunma sırasını beklemede. 

Yaz Düşleri Düş Kışları tam da ismiyle kitabın ruhuna yakışır, tam anlamıyla kitabın atmosferini yansıtıyor. 9 öyküden oluşan kitapta insanların sıradan hayatlarına misafir oluyorsunuz, normal seyrinde devam eder gibi görünürken birden insanların düşlerine sapıyorsunuz, yazarın kalemi o kadar samimi ve doğal ki bazen düş mü gerçek mi diye bocaladığınız anlar oluyor. Düşsel yolculukta o kaçışın, hayalin, umut kırıntıların size aynı yaz havasında denizin yüzünüze ılık ılık esmesi gibi hissettirirken aslında gerçeklerin kış mevsimi kadar ayaz ve soğuktan uyuşmuş ellerinizi hangi cebinize koyacağınızı kestirememenin verdiği hisle çaresizliği yansıtıyor. 

Öykülerin her birine eşit mesafede olsam da ilk başlarda kitabın kapağını kapattığımda –Kuskus, Metal Yorgunluğu, Beyaz Bahçede ve Oyun- adlı hikâyelere dair satırların hala zihnimde canlandığını itiraf etmeliyim. :) Her ne kadar anlatımı basit, günlük konuşmalarla ifade edilen satırlar olsa da duygu aktarımı bana karakterin o anki durumunu yansıttı, betimlemeleri abartısızdı ama samimiydi hatta bazı satırlarda bahçede ağaçların altından geçerken onlara dair ifadelerinde burnuma çiçeklerin kokusu da gelmedi değil :) 

Öykülerin bazılarında yarım kalmışlık hissi vardı ama beni rahatsız etmedi, bir öyküsünde yarım kalan bir bina hakkında karakter -bitseydi beğenen az olurdu, şimdi düşleriyle tamamlıyorlar yapının eksikliklerini, yarım yamalaklığında kendi yaşamlarının özetini görüyorlar- şeklinde bir konuşma vardı, bazılarının ardından ben de birkaç şey düşündüm böylelikle :)

Unutmadan bir de bazı öykülerin şiirle harmanlanmış oluşu da hoşuma gitti, şiire mesafeli olan bana böyle düzyazıyla desteklenince daha bir hoş geldi. 

Kısacası, öykü sevdiğimden ve anlatımı bana hitap ettiğinden, benim hoşuma gitti.


Altını çizdiğim satırlardan bazıları şu şekildeydi:


- Birşeylerin bir daha geri gelmemecesine kayıp gittiğini düşündü: adları olmayan yılların, günlerin, birtakım tekdüze mevsimlerin, kışların... (syf. 7)

- +Gelincik, kırmızı bir hayvan mıdır? 
  - Yok canım, diye toparlamaya çalıştı Anneanne. Çiçektir. Renk renk bir cam parçasını andırır. Kış bittiğinde kırlarda görünür. Kırmızıdır, doğru. Düşler gibi. Uzaklardaki bayırlar gibi. (syf. 12)

- (..) güzellik, ölümle içiçe yürür burada. (syf. 19)

- Gerçek öyle çabuk değişiyordu ki, adı konulana, içyüzü anlaşılana kadar dış yüzü tanımsızlaşıyordu. (syf. 22)

- (..) kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli. (syf. 30)

- Söylentiler birbiriyle çelişiyordu, ama "birbirini tutmayanlar kuralı" burada da geçerliydi: söylentilerin biri yalanlanınca öbürleri gerçek sayılıyordu. (syf. 54)

- (..) her zaman sevdiği kadına dediği gibi ona da "biricik", diyecekti, "en", "tek", "ilk", "son" diyecekti. (syf. 57)

- + Şuramda bir şey sancıyor, dedi. 
   - Yalnızlık, dedim. (syf. 78)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesindeki VI. baskısına aittir.
*Fotoğraf; etkinlik ile sayfaları beraber çevirdiğim sevdiğim arkadaşıma aittir.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Orhan Çekiç-1938 Son Yıl


Ve yine bir 10 Kasım..
Bu çocuk yine seni sevgi, saygı ve minnetle anıyor Ata'm.

__________________

Kitap Cumhuriyet'in ilanından sonra gerçekleşen olayları anlatırken Atatürk'ün hayatını ve liderlik özelliklerini de harmanlayarak akıcı bir dille anlatıyor. Birçok Atatürk adına yazılmış kitap okudum ve okumaya da devam ediyorum. her okuduğum kitapta mutlaka beni etkileyen ve aaa bunu bilmiyordum dediğim satırlara rastladım, bu kitap da aynı özellikleri taşıdı benim açımdan. 

Kitapta gelmiş geçmiş gündemimizi işgal eden birçok soruya cevap niteliğinde; bunlar arasında iddia edildiği gibi diktatör müydü, hayata gözlerini kapattığında İnönü'yle küskün müydü, silah arkadaşlarıyla yol ayrımına neden geldi, Menemen olayı, çok önem verdiği Hatay sorunu vb. bir sürü yaşanmışlıklar. 

Kitap sizi karmaşık belgelere boğmadan, mektuplar aracılığıyla o anki zamanın verdiği saygı, sevgi ve önemi hissettirerek akıcı bir üslupla akıp gidiyor. Okurken yer yer tebessüm edip bazı yerlerde gerildiğimi çokça yerde de gözyaşlarımın aktığını hissettim. Özellikle de hastalığının ilerlediği ve gözlerini kapatıp s'onsuzluğa uğurlandığı o güne gelene kadar olan süreçte doktorların, kendisinin ve de en yakın arkadaşlarının içinde bulunduğu çaresizlik beni çok etkiledi. Hatta bazı yerlerde okuduğum olumsuzlukların ağırlığını gördüğümde hemen kafamı sayfanın üzerindeki tarihi kontrol ederek, yok daha şu kadar var, bu süreç de geçecek diye konuşurken buldum. 

Ölümünden sonraki sürece de kısa bir bakış atıp, özellikle dış basında yapılan konuşmaların ve de önemli kuruluşların onu anmak adına gerçekleştirdiklerine yer verip yazarın son sözüyle kitap bitiyor ve siz yüreğinizde sıcak ve anlatılmaz duygular hissediyorsunuz, en azından benim için öyle oldu.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)