31 Temmuz 2019 Çarşamba

Mario Levi'den İstanbul Bir Masaldı




Uzun bir masaldı okuduğum ve bitti. 

Kitabın son sayfasını okuyup kapağını kapattığım anda elimde kitap uzun bir süre düşündüm. 'Ne demeliyim, kitabı nasıl anlatmalıyım?' ki düşüncelerimin hepsi yazıya dökülmüş olsun. Sonra aklıma kitabın sonlarında yer alan bir cümle geldi, "bazı buluşmalar anlatılamaz, güvendiğimiz, sığındığınız tüm sözcüklere karşın anlatılamaz." diyordu. Gerçekten de öyle hissediyorum şu an, beni yansıtacak tüm sözcüklerime rağmen bu kitabı tam anlamıyla anlatamam, ne söylersem söyleyeyim aynı kitaptaki bir sürü üç noktalı yarım kalmış cümle hissini yaşatacak hem de o yarım kalmışlığa rağmen içinde barındırdığı duygu yoğunluğunun ağırlığıyla nefes aldırmayacak. 

Kitapta, yazar azınlıkların hayatından bahsediyor, İstanbullu bir yahudi ailesinin yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları anlatıyor. Neredeyse elliye varan karakter var, hatta başında her birini yazar kısaca tanıtmış, kiminin hayalinden kiminin görüntüsünden, kiminin alışkanlıklarından, bazılarının pişmanlıklarından, kısacası onlara dair onlar için önemli olan konulardan kısacık bahsetmiş. Tabi kitaba başladığınızda karakter sayısı çok olduğundan dönüşler yapıp kim, kimdi diye bakmanız gerekebiliyor, en azından ben bunu sık yaşadım. :)

Bu karakterlerin hayatlarına konu oluyorsunuz, yaşanılan dönem hakkında bilgi ediniyor, onların gezdiği yerlerle İstanbul'da geziniyorsunuz. Bazı yerlerde hüzünleniyorsunuz, mahallenizden gibi hissettiğiniz o karaktere bu da geçecek, üzülme diye sarılmak istiyorsunuz, kimi anlarda onların mutluluğunu siz de neşeyle kutluyorsunuz. Onların hissettiği her duyguya ortak oluyorsunuz. 

Kitaptaki karakterler arasında geçişler, tanışıklıklar ve aralarındaki ilişkilerin yakınlığı bana sanki anlatıcıyla yan yana oturmuşum da bir fotoğraf albümüne bakıyormuşum hissini yaşattı. Hani bir fotoğrafa bakarsınız, o anı anlatır sahibi, sonra yanındaki kişiyi sorarsınız ve başka bir anıya geçersiniz. Aynı öyleydi bazı sayfalardaki karakterlere geçişler. Bir albümdeki bir sürü insanın hikayesini dinlemiş ve aralarındaki ilişkiyi öğrenmiş gibi hissettim. 

Kitabın geneli uzun cümlelerden oluşuyordu, devrik cümlelere, yarım ifadelere çok sık rastlıyorsunuz. Hatta bazen aynı ifade yineleniyordu birkaç defa, hani masal anlatırken okuduğumuz cümleyi tekrar tekrar söyleriz ya, o anki durumun heyecanının yansıtırız, işte öyleydi. O duyguyu sanki iyice size geçirmek istermiş gibi yazar ve cümleleri tekrarlamış tekrarlamış. :) Bazı sayfalarda açıkçası kendimi cümlelere öyle bir kaptırmışım ki konudan kopup kimden bahsediyorduk diye geriye dönüşler yaşadım. :)

Tavsiye etmekten çekineceğim kitaplar arasında yer alıyor kendisi, çünkü ya seviliyor ya da beğenilmiyor, hatta yarım bırakanlar da çok oldu çevremde, ortası olmayan bir kitap. Uzun betimlemeli ve durağan ilerleyen kitaplardan hoşlanmıyorsanız, okumak zor gelebilir. Elinize alıp bir solukta okuyacağınız bir kitap değil, hatta bazen 10-15 sayfa okuyup sanki daha fazlasını okumuş gibi yorgun hissediyorsunuz. 

Bu tarz kitaplar sevmeme rağmen uzun soluklu bir okuma süreci oldu benim için de ama ben yine de iyi ki okumuşum diyenlerdenim. :)


Masalsı yolculuğumda üzerinde durduğum satırlardan bazıları;

- Hayatlar her zaman bizim hayatlarımız değildi belki ama, ölüler hep bizim ölülerimizdi. (syf 52)

- Ölümler, insanları farklı, çok derinlerde yaşanan yalnızlıklarla karşı karşıya bırakıyordu. (syf 61)

- Ama hayatta en farklı yerlere gelmeyi başaranlar, en ağır bedelleri ödeyenler, ödemeyi seçenler ya da ödemeye mecbur kalanlar değil miydi? (syf 102)

- Bir yaşantıdaki ayrıntı, yalnızca o yaşantının paylaşıldığı insanla anlamını sürdürebilirdi... O ayrıntı, o insan 'yitirilince', bir başkasıyla 'yeniden' yaşanamıyordu, hayatın 'başka' bir yerine konamıyordu... Dahası o ayrıntı, ancak böyle yaşatılabilir, 'o insan için' ölümsüz kılınabilirdi. (syf 120)

- Ne var ki hayat zaman zaman beklenmedik şakalar da yapabiliyordu. (syf 154)

- En son ne zaman bir insana uzaktan, sadece uzaktan dokunabilmenin acısını yaşamıştım?.. Dün mü, birkaç saat önce mi, sekiz, on, yirmi altı yıl önce mi?.. (syf 217)
- Bambaşka bir hikâyede, bambaşka bir insan olmayı, bambaşka bir insan olarak, bambaşka insanların hayatına doğmayı kim istememişti ki... (syf 469)

- Hepimiz, bir yerlerde, çok sevdiğimiz, tutkuyla bağlandığımız birilerini bırakmadık mı, bırakmaya mecbur kalmadık mı...? (syf 594)
- Eksik ve biraz anlamsız... Hayat da böyle değil mi zaten?.. (syf 747)

- 'Başkaları' birilerinin yerini hep alıyordu, hep alacaktı sonuçta. (syf 881)



*Alıntılar; Everest Yayınları'nın 2018 senesinin XX. Basımına aittir.

28 Temmuz 2019 Pazar

Michael Ende__Momo




Herkes okudu, bir ben kaldım okumayan sanırım diye hissettiğim nadir kitaplardan biriydi Momo. Nihayet ben de okuyanlar arasında yerimi aldım. 

Momo, öyle samimi. öyle doğal ve içten ki, çocuk kitabı denmesi belki de sırf bu yüzden olabilir. Büyüklerin telaşından, sıkıcı ve tekdüze uğraşlarından, sırf sırasını savmak adına birçok işi zevk almadan yapmalarından çok uzak bir kitap. 

Kitap, sürekli yetmediğinden yakındığımız 'zaman' dan bahsediyor. İnsanların zamanlarını nasıl kullandıklarından, günlük telaşlarına yetişmek adına ne tür değerlerini yitirdiklerinden, aslında bütün uğraş ve çabalarına rağmen başladıkları noktadan uzaklaşmak şöyle dursun bir labirente hapsolmuş gibi hissetmelerinden bahsediyor. 

Yazar, vermek istediklerini küçük kız çocuğumuz Momo ile bize aktarıyor. Çok yakın iki dostu Beppo ve Gigi, her gün yanına uğrayan mahallenin çocukları ve diğer sakinleriyle birlikte bize bir fantastik anlatım sunuyor. Anlatım her ne kadar fantastik olsa da aktarılan düşünceler yadırgamayacağınız kadar gerçekçi. 

Kitapta en sevdiğim kısım; çocukların Momo'nun yanına gittiklerinde, kendi başlarına kurdukları oyunları okuduğum satırlardı. Onların hayal güçleriyle sürekli değişen ve sonu dümene kimin hayali geçerse o tarafa savrulacak olan sürpriz sonlu maceralar. Çocukluğuma gittiğim zamanlardı benim de, sokak aralarında uzun saatler oynadığım ve zaman sanki durmuşçasına oyuna doyduğum zamanlar.. Şimdi bakıyorum da tüm günüm hiçbir şey yapmadığım halde koşturmuş gibi hızlı akıyor. Aynı kitapta da denildiği gibi aslında, ben zamandan tasarruf etmeye çalıştıkça aslında zaman hızla azalıyor. :)

En güzel kitaplar çocuklara yazılanlar oluyor sanırım. Her ne kadar çocuk kitabı diye geçse de aslında biz büyüklerin okuması gereken bir kitap, çünkü çocuklar zaten kitapta verilmek istenenleri hayata geçiriyorlar, hayatlarını öyle yaşıyorlar. Bizim biraz nefes almamız ve kendi içimizdeki çocuğa merhaba dememiz gerek. :)

Tavsiye ederim.

Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Bir insanın çok dostu olabilir ama insan, onların içinden bazılarını kendine daha yakın bulur ve onları daha çok sever. (syf 41)

- Beppo'nun sorulara yanlış bir cevap vermemek için bu kadar uzun düşündüğünü bilirdi, çünkü Beppo'ya göre, dünyadaki bütün anlaşmazlıklar kasıtlı ya da kasıtsız, aceleye getirilerek söylenmiş birtakım yalan yanlış sözlerden kaynaklanıyordu. (syf 42)

- (..) zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. (syf 65)

- Bütün yaşam bir hikayedir ve biz de onun içindeyiz. (syf 115)

- İnsanlar kendilerini korkutan şeylere çok daha çabuk inanıyorlar. (syf 179)

- Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır. (syf 179)


*Alıntılar; Pegasus Yayınlarının 2017 senesindeki I. Basımına aittir. 

26 Temmuz 2019 Cuma

Niccolò Machiavelli'den Hükümdar



Machiavelli, 16. yüzyılda yaşamıştır ve bu yüzdendir ki devletin herhangi bir demokratik girişiminden çok uzaktır. Yönetenlerin en temel amacı ortak iyilik ya da adalet değildir, devletin hayatta kalması tek önemli noktadır. Bunu düşünerek okuduğumda bütün taşlar yerine oturuyor aslında, dönemin İtalya'sına bakınca, ardı arkası kesilmeyen savaşların yaşanması ve bir birliğin olmaması göz önünde bulundurulduğunda Machiavelli'nin bir sürü olayı gözlemlemesi ve bunlar üzerine uzun uzadıya düşündüğü bir gerçek. :)

Kitap, değişik uzunluklarda ve farklı konuları kaleme alan 26 bölümden oluşmaktadır. Örneğin, hükümdarların nasıl olması gerektiği, kaç tip hükümdar olduğu, paralı askerlerin ve yardımcı güçlerin olumlu-olumsuz yönleri, bir ordunun nasıl olması gerektiği, erdem-şans arasındaki ilişki ve bunun savaşlara yansıması gibi tek başına farklı konular gibi görünse de aslında devletin bekası için oynadıkları rolü yazar ifade etmiş. 

Machiavelli'nin düşüncesinin temeli, insan ve dünyanın doğal anlayışından oluşmaktadır. Bu anlayıştan, insanın ve onun davranışının diğer tüm doğal olgular gibi çalışılabileceği ve açıklanabileceği inancını doğurmaktadır. Ona göre, insan doğası asla değişmeyeceği için hem siyasi eylem hem de insan davranışı için genel yasalar oluşturmak mümkündür. Kitap içerisinde de zaten mükemmel egemenlik anlayışının nasıl olması gerektiğini anlatırken Yunan ve Roma tarihindeki kişi ve olaylardan örnekler sunduğunu ve bazı durumlara kendi tecrübelerinden örnekler kattığını da görüyorsunuz. 

Kitabın içerisinde bazı kavramlar üzerinde uzun uzadıya durduğu görülüyor: Erdem, şans gibi. Siyasetin ahlaktan ayrı tutulması gerektiğini ve bireysel iyilikten ziyade devletin iyiliği için her şeyin yapılması gerektiğini vurguluyor. Tüm bu olayların merkezine bir nevi şansı koyuyor diyebiliriz, çünkü ona göre şans unsuru olayları her an değiştirebilecek bir güce sahiptir. Olumsuz gidişatta bile bir fırsat yakalamanın mümkün olduğunu örneklerle ifade ediyor. 

Kitabın girişinde yazarı ve eserlerini anlatan ve yaşadığı döneme kısa bir bakış atmamı sağlayan bölümü ayrıca sevdim, sürekli karşıma çıkan yazar ve kitabı nihayet okuyup bitirdim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

Bir hükümdar silahlı güçleri yönünden ne denli güçlü olursa olsun, yerli halkın desteği olmadan bir toprağı işgal edemez. (syf 5)


- Hükümdarlığı ele geçirmek için çok, ama onu elde tutabilmek için az uğraştı. (syf 24)


- Bir hükümdar ülkesindeki kötülükleri doğduğunda görmüyorsa, akıllı biri değildir. (syf 55)


- İlginçtir, sana kusursuz gözüken bir yol felaketin olurken, tam tersine, kusurlu gözüken bir yol sana güven ve esenlik sağlayabilir. (syf 60)


- Üç tür insan vardır. İnsanların kimileri kendiliğinden anlar, kimileri anlayandan öğrenir, kimileri de ne kendisi anlar, ne de başkasının dediğinden anlar. Birinciler, çok akıllı olanlardır, ikinciler daha az akıllı, üçüncüler ise işe yaramaz olanlardır. (syf 88)



* Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2018 senesinin XVI. basımına aittir.

18 Temmuz 2019 Perşembe

Jane Casey-Ölüme Terk Edilenler (Maeve Kerrigan Serisi)



Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, açıkçası bilinçli olarak da seçmedim, hediye olarak gelmişti. Hatta elime alıp arkasını falan okuduğumda bir seriye ait olduğunu gördüm. İlk başta, seriyi okumadım anlamsız olacak diye çekinirken aslında öncesinde ya da serinin sonunda okumanın pek bir fark yaratmayacağını okuyunca sevindim. 

Kadın polis kahramanımız Maeve'nin mesleğe ilk başladığı zamanı anlatıyor. İlk başlardaki acemi halleri ve çektiği sıkıntıları okumanın yanında biraz da özel hayatına dair bilgiler ediniyorsunuz. Tabi bunların yanında bir de yakalamamız gereken acımasız bir suçlumuz var. 

Buraya kadar her şey heyecanlı görünüyor ama gel gör ki kitabı okumaya başladığımda hayal kırıklığı yaşamadım değil. Şöyle ki, kitabımız zaten 150 sayfa kadar bir çırpıda okunacak kalınlıkta, bizim olaya odaklanmamız neredeyse son 40 sayfayı buluyor ve olay bildiğiniz 2-3 sayfada oldu bitti denilecek şekilde çözülüyor. Olay biraz geri planda kalmıştı, öncesinde biraz daha hareketlilik olabilirdi, bazı yorumlara baktığımda da yazarın bu kitabının diğer kitaplara oranla beklentiyi pek karşılamadığını okudum.

Başlangıç için o yüzden iyi oldu benim için, beklentim yüksek olmadan seriye başlayabilir ve en azından 1-2 kitap daha okuyup daha iyi değerlendirme yapabilirim. Her şeye rağmen benim için güzel bir mola oldu bu kitap.

Altını çizdiğim bazı satırlar:

- Ne kadar iyi olduğunun gösterişini yapmak, sevilmeyen olmanın en kestirme yoludur. (syf. 15)

- Daha hızlı ol. Hatalı olduğundan daha fazla haklı ol. (syf. 15)

- Müfettişin bana hatırlattığı gibi, yanlış anlamak benim çaba harcamadan yaptığım tek şeydi. (syf. 22)

- Her şey çok hızlı ilerliyordu. Sanki bir lunaparkta, dönme dolaba binmek için gitmiş ama kendimi hız treninde bulmuş gibi hissediyordum. (syf. 103)



*Alıntılar; Olimpos Yyaınları'nın 2019 senesi II. Basımına aittir.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Mary Shelley__Frankenstein




Herkesin yolu bir şekilde Frankenstein ile kesişmiştir: Kimisi kitabını okumuştur, kimi filmini izlemiştir, hiç olmadı bu eylemleri gerçekleştirenlerin anlatımlarından bir kulak aşinalığı olmuştur. Ben de 3. grup arasında olanlardanım. Ne tam anlamıyla filmini izledim ne de kitabını alıp okuyabildim, her zaman aklımdaydı, arkadaşımın hediye edişiyle nihayet okuyabildim, artık filmini de tam anlamıyla izleyebilirim. :)

Kitapların önsözlerini okumayı çok seviyorum, bu kitapta da hem yazarın hayatıyla ilgili hem de eserin çıkışına dair bilgileri edinmem dolayısıyla en keyif aldığım önsözler arasında yer aldı.

Kitaptan beklentim yüksekti, beklediğimi de fazlasıyla aldım diyebilirim. Kitabın girişi mektuplardan oluşuyordu, en sevdiğim kısımlardı diyebilirim. Duyguların en yoğun ve en dolambaçsız yansıtıldığı satırları içerirler. Hele bir de bu duyguların arasına serpiştirilmiş, ne zaman ortaya çıkacağı merakla beklenen bir gizin izleri de varsa, tadından yenmez. :) Döneme dair yaşanılan atmosferi ve bulunulan yerleri anlatan bol betimlemeli satırları okurken hem keyif aldım hem de ne zaman Frankenstein ile tanışacağım diye de sabırsızlandım. Hoş kendi değil sahibinin adıymış, bunu da kitapla öğrenmiş oldum.

Victor Frankenstein’ın birbiri ardına kovalayan günlerin ve uzun çabaların ardında orta çıkardığı dev yaratık ile tanışmamın ardından sayfalar su gibi akıp gitti. Victor, üzerinde çalışmalar yaparken ne bekliyordu ve aslında ortaya çıkan sonuç neden kendini bu denli ürküttü bilmiyorum ama yarattığı canlıyı terk ettiği satırlardan sonraki her bir sayfayı soluksuz okudum diyebilirim. Yalnız başına bilmediği bir dünyada tek başına kalan canlımızın yaşadıkları ve aslında bir yere ait olabilmek için ne fedakarlıklarda bulunduğunu okuyup ardından yaşadığı bir dizi olaydan ötürü yaratıcısının karşına çıkmasına tanık oluyoruz.

Yalnız şunu söylemeden geçemeyeceğim; böyle gizemli ve kesin bir şey olacak şimdi diye tedirginliğin hissedildiği bir havanın hakim olduğu bir kitapta bu kadar çok üzgün, mutsuz ve kızgın hissedeceğimi düşünmezdim. Beni çok etkiledi, duygu geçişleri çok başarılıydı.
Sevgi ve nefretin aslında bir terazi gibi olduğunu ve en ufak bir davranışın ibrenin yönünü telafisi olmayacak denli yıkıcı bir şekilde döndürebileceğini o kadar güzel yansıtmış ki, iyi ki okumuşum.


Altını çizdiğim, sevdiğim satırlardan birkaçı:

- Güneşin hiç batmadığı bir diyarda imkansız olan ne var ki ? (syf. 23)

- Kalbimin beni göklere çıkaran bir coşkuyla parıldadığını hissediyorum çünkü değişmez amaç kadar zihni yatıştırmaya katkıda bulunan hiçbir şey yoktur. (syf. 23)

- Dünya, yanıtını bulmak için yanıp tutuştuğum bir gizemdi benim için. (syf. 52)

- Kalabalıktan kaçınıp az ama öz insana sımsıkı bağlanmak vardı doğamda. (syf. 53)

- Hayatın karşımıza çıkardığı çeşitli olaylar, insan doğasının duyguları kadar değişken değildir. (syf. 80)

- Duygularımız ne kadar da değişken, en büyük acıları çekerken bile yaşama sevgiyle nasıl da sarılıyoruz? (syf. 229)

- Vicdan azabı, aşırı kederin bazen insana verdiği huzuru zehirler. (syf. 252)



*Alıntılar; Dex Kitap'ın 2018 senesi I.Basımına aittir.

1 Temmuz 2019 Pazartesi

Aziz Nesin'den Sosyalizm Geliyor Savulun



İlk yazmaya başladığım sıralardı, her aya bir Nesin kitabı okumaya çalışıyordum, o zamanlarda okuyup paylaşmayı atlamışım. 

Her aya bir Nesin kitabı okumalarımın bir diğer durağıydı bu kitap. İçerisinde 13 öykü bulunuyor, başlardaki öyküler diğer öykülerine oranla daha uzundu, bu durum da beni oldukça mutlu etti, çünkü uzun öyküleri daha bir roman tadında oluyor, daha doyurucu ve daha ayrıntılı, bir de ben karakterlerin ve de olayın geçtiği yerlerin betimlemelerle canlandırılmasını seven biri olduğum için olayın içerisinde kendime bir tabure çekmişim gibi hissedebiliyorum. Bu öykülerin bazılarında da bu hissi çok iyi yaşadım.

Bazı öykülerin sonu sürpriz olmasa da ilerleyişinde yer alan nokta atışlar hem güldürdü hem de düşündürdü. Sonlarda yer alan-Altın Palmiye Ödülü kazandığını anlattığı- öyküleri ise en sevdiklerim oldu diyebilirim. Yaşadıklarımı yazsam roman olur sözünün öyküye dönmüş haliydi, kişi ve yer adlarını değiştirip anlatsan kurmaca olduğunu düşündürtecek kadar komik ama okudukça yaşanılmış olan tuhaflıkları göz önüne aldıkça neden olmasın dedirtecek kadar da gerçek. :)

Kitabın son sayfalarında mizaha dair satırlar da altı çizilecek cinstendi, çok çok hoşuma gitti. 

Yine sevdiğim bir okumaydı benim için, ilgilisine tavsiye ederim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Benim konser eleştirim de gazetede geniş bir yer almıştı. Bu yazı benim gazetecilik hayatımın ilk başarısıdır. Çünkü konser eleştirisiyle bizim gazete, bütün öteki gazeteleri atlatmıştı. Öbür gazetelerin birinci sayfalarında küçük bir haber olarak, konserin geri bırakıldığı bildiriliyordu. Oysa ben geri bırakıldığı için verilmeyen bir konserin eleştirisini yapan dünyada ilk gazeteci olmuştum. (syf 39)

(+)Sizi anlayabilecek insan nerede? Yok, yok...
   (-)Bir kişi bile anlasa, bu mutluluk yeter insana... dedim. (syf 110)

- Yolda bir gazeteci arkadaşımı gördüm. 
  (+) Ben ölmüşüm.. dedim.
  (-) Hangimiz yaşıyoruz ki.. dedi. (syf 132)

- Eh, bizde yazarın kaderi bu, yazınızı beğenen söver, beğenmiyen söver.. (syf 183)

- Sayın okurlarım, amacım size ALTIN KİRPİ haberini vermekti. Ama görüyorum ki zamanımızın olayları içinde bir yazarın Altın Kirpi değil , altın deve kazanması bile önemli sayılmıyor. (syf 196)


*Alıntlar; Yaylacık Basımevi 1978 senesi V. Basıma aittir. 

25 Haziran 2019 Salı

Türk Aynştaynı: Oktay Sinanoğlu Kitabı - (Söyleşi:Emine Çaykara)




Oktay Sinanoğlu’nun çocukluğundan ailesine, okul yıllarından yurtdışı serüvenine, bilim insanlarıyla olan ilişkilerinden bilim dünyasına kazandırdığı teorilerine, Türkçe ve Türkiye üzerine düşüncelerine ve bunun gibi birçok konuya dair anılarından süzülen olumlu-olumsuz her cümlesine sanki karşılıklı sohbet eder gibi samimi ve doğal bir anlatımla - soru-cevap eşliğinde - tanıklık ediyorsunuz. Bunu kronolojik bir sıralama eşliğinde yapması da o dönemdeki olaylarla bağlantı kurmanızı ve yaptığı çalışmalar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmanız açısından kolaylık sağlıyor. 

Yaptığı çalışmalar üzerine sohbetlerde kuramlardan bahsederken en basit şekliyle ifade etmesi, önceki çalışmalara atıf yaptığında tekrardan kısa bilgiler vermesi ve eğer ortak çalışma yaptıysa da kimle çalışıyorsa onun hayatına dair kısa bilgi vererek nerede ne konumda olduğunu belirtmesi araştırma yapmak isterseniz kolaylık sağlaması açısından iyiydi. Ayrıca yazdığı kitap, makale vb yayınlarının hepsi kitaba liste şeklinde eklenmiş. 

Bir ara bir sürü çalışma yapıp da hiçbirini yayınlamayınca rüyasına bir nine giriyor ve yaptığı çalışmaları kendisine saklamamasını ve en kısa zamanda yayınlamasını söylüyor, bu satırları okuyunca bilim aşkıyla yatıp kalkıyor cümlesinin tam karşılığını verdiğini düşündüm. 

Yurt dışında gittiği konferansları, yaptığı çalışmalar için araştırmalarını, mahalle arasında seyahat ediyormuş gibi ülkeler arası yaptığı seyahatleri okurken başınız da dönmüyor değil. :) Beni en çok etkileyen bir yönü de bu kadar sayısız makale, konferansa rağmen sosyal hayatının da bir o kadar kaliteli olmasıydı: tekne kiralayıp okyanusları mı aşmadı ya da pilotluk eğitimi alarak yurt dışında tek başına uçak kiralayıp yolculuk mu etmedi? 

Kitabın son bölümünde; bebekliğinden itibaren annesinin tuttuğu günlükten birkaç sayfayı da kapsayan hayatının birçok dönemine ait fotoğraflara ulaşabiliyor ve ayrıca Sinanoğlu hakkında yerli ve yabancı basında çıkmış gazete küpürlerine göz atmış oluyorsunuz. 

Yurt dışında bir o kadar takdir edilip üniversitelerinde kalmaları için çaba harcayan ülkeleri okuyup ardından ülkesi için birçok yeni fikirle gelip eli boş dönmesini okurken üzülmeden edemiyor insan. 

Benim burada ifade ettiğim yaşamının sadece kısa bir özüydü, daha fazlası için mutlaka okumanızı tavsiye ederim, keşke daha uzun yaşasaydı da yaptıklarını ve yapmak istediklerini uzun uzun anlatmaya devam etseydi. 


Altını çizdiğim ve not ettiğim alıntılara birkaç örnek; 


- Oktay Sinanoğlu bir âşıktır, bilime âşık, vatanına milletine âşık, Türk diline, tarihine âşık, insanlığa, daha doğrusu her insanın içinde gizil duran en yüksek mertebelere ulaşabilme yeteneğine âşık. (syf. 409 - Kendini tanımlaması istendiğinde verdiği yanıt) 

- Japonya'ya gidiyoruz, "yaa şu Nobel'i alsana artık"; Hindistan'a gidiyoruz, "Nobel'i almanı bekliyoruz". Türkiye'de de halktan diyenler oluyor. Asya'da birkaç millet, "Yaa senin canın istemiyorsa bizim için al" diyor. Ne bileyim, Nobel ne demek? İnsanın bu cihanda yapıp yapmadıkları yalnız Nobel'le mi ölçülür? Ben yaptıklarımı, meraktan ve manevi zevkler için yapıyorum. (syf. 236) 

- Şöhret gibi şeyler beni ilgilendirmiyor; bilimi bilim aşkı, merak için yaptım hep. (syf. 182) 

- Bende hiçbir zaman böyle bir his olmadı, herkesi aynı gördüğüm için.. Kadın-erkek diye ayrım yapmak, ırk ayrımı gibi bir şey. Dedim ya, her insanın içinde birtakım cevherler vardır, onlara bakmalı, kalıplara değil. (syf. 130) 

- Araştırmaları yaparken en büyük mükâfatım, gecenin üçünde filan sorunu çözdüğüm zaman, veya işin püf noktasını anladığım zaman duyduğum haz. Uçuyorum... (syf. 111) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2004 senesindeki 23. baskısına aittir.

20 Haziran 2019 Perşembe

Girona: Ortaçağ’da Bir Gün*




Barcelona’ya gelmişken Ortaçağ’a ait bir açık hava müzesini andıran Girona’yı görmeden geri dönerseniz çok şey kaçırırsınız. Onyar Nehrinin hayat verdiği ve yerden göğe taşın biçimlendirdiği bu küçük Katalan kentine tarih boyunca kimler gelmemiş ki: Romalılar, Vizigotlar, Araplar, Yahudiler, Fransızlar.

İspanya’nın Katalonya otonom bölgesinin kuzeydoğusunda yer alan Girona şehri, Barcelona’dan yaklaşık 100 km. uzaklıkta, İspanya'nın en çok turist çeken sahillerinden biri olan Costa Brava'ya ise sadece 50 km mesafede bulunmaktadır. 2015 yılında Katalonya 17,4 milyon yabancı turist ağırlarken, 4,6 milyon turist ile Girona ülkenin önemli destinasyonlarından biri haline gelmiş durumdadır. Ben de bu rakamın bir parçası olarak Barcelona-Sants tren garından 1 saat 20 dakikalık bir yolculukla Girona’ya varmak üzere yola çıkmıştım.

M.Ö. 1. yy’de Romalılar kısmen günümüze ulaşmış güçlü sur duvarlarıyla çevrelenmiş ‘Força Vella’ (Eski Kale) ve Ortaçağ’da buranın çevresinde gelişen mahalleleriyle zengin mimariye sahip Girona’yı gezmeye başlamak için ilk önce Girona’nın kafeleriyle, restoranlarıyla meşhur caddesinin (Rambla de la Libertat) taş köprüye (Pont de Pedra) yakın kısmında yer alan turizm ofisine gidip bir harita alarak nereden başlayayım diye düşünmüştüm.

Benim yaptığım gibi siz de 11. yüzyılda yapımına başlanıp, ancak 18. yüzyılda tamamlanan eski çan kulesi ve portikolu avlusuyla Romanesk ve çıkmanız için epey efor gerektiren yüksek merdivenli ön cephe düzenlemesiyle Barok üslupta yapılmış katedral ile başlayabilirsiniz. 23 m. genişliğiyle dünyanın en geniş nefine sahip katedrale giriş el yazmaları, rölikler, litürjik eşyaların yanı sıra üzerine teolojik sahneler süslenmiş 11. yüzyıla tarihlenen bir halının da bulunduğu müzeden sağlanıyor. 10€ (Avro) karşılığında alacağınız biletle katedral ve müzenin yanı sıra hemen yakında yer alan Girona Sanat Müzesini ve Aziz Feliu kilisesini de gezebilirsiniz. Katedralin merdivenlerinden indiğinizde karşınızda minik bir kara tren görürseniz, hiç düşünmeden binin ve makiniste 3€ vererek Girona’nın dar sokakları arasında keyifli bir yolculuğa çıkın.

Girona dışında karasineklerin size sevimli gelebileceği başka bir şehir dünya üzerinde bulmanız olası değildir. Karasinek betimlemeli hediyelik eşyalar hemen dikkatinizi çekecektir. Bu durumun kentin koruyucu azizi Narsissus’un dâhil olduğu bir efsaneden kaynaklandığını söylemek gerek. Efsaneye göre, 1285 yılında Girona’yı kuşatan Fransızlar, herhangi bir zorlukla karşılaşmamalarına karşın kente girdiklerinde her tarafı yağmalamakla kalmamış kiliselere hatta Aziz Feliu kilisesindeki Aziz Narsissus’un mezarına saldırmışlar. Mucizevi şekilde azizin vücudundan çıkan sinekler askerleri ve atlarını ısırarak öldürmüş. Rivayet odur ki bu mucize sonraki yüzyıllarda da Fransızlar kente her saldırdıklarında gerçekleşmiş. O nedenle Avrupa’da birçok kentin simgesi ejderha, aslan, kartal iken pek de iyi duygular beslemediğimiz bu küçük canlının Girona’nın simgesi olmasına şaşırmamak gerek. Unutmadan Aziz Feliu meydanındaki aslan heykelini öpenlerin yeniden Girona’ya geleceğine dair bir inanış da oldukça yaygın.

Şehirlerin tarihindeki önemli olaylar yüzyıllar boyunca anlatılarak bize ulaşan öykülere kaynaklık eder. Girona şehrin hafızasını oluşturan öykülerden bir diğeri de 14. yüzyılın ortasında Avrupa nüfusunun dörtte birinin yok olmasına neden olan kara ölüm olarak adlandırılan vebanın acı hatıralarına dayanmaktadır. 1348 yılındaki salgın Girona’da binden fazla kişinin ölümüne neden olmuştur. Rivayet odur ki Tarlà isimli bir soytarı Carrer de l’Argenteria sokağında akrobatik hareketlerle salgın nedeniyle evlerine kapanan mutsuz çocukları eğlendirirmiş. Yılın belli zamanlarında balkonlar arasına yerleştirilmiş bir çubuğa tutturulmuş vaziyette başı ahşaptan, vücudu bezden yapılmış Tarlà’nın kuklası bir kol yardımıyla döndürülerek anısı bugüne değin yaşatılmış. Katalonya’nın en iyi korunmuş hamamı Girona’da yer almakta ve Arap hamamları olarak bilinmektedir. Roma hamamlarının tipik bölümlerine ve hypokaust (merkezi alttan ısıtma) sistemine sahip 12. yüzyıla tarihlenen yapıyı 2 € (Avro) gibi oldukça uygun bir ücretle ziyaret edebilirsiniz. Küçük bir havuz üzerinde yükselen sekiz ince sütunun taşıdığı yarım küre biçiminde taştan örtüsü (cupola) ve hamama gelenlerin hazırlanmaları ve kişisel eşyalarını koymaları için tasarlanmış kemerli bir sekinin bulunduğu Apodyterium (soyunma bölümü) hamamın en dikkat çekici bölümünü oluşturmakta. Hamamdan çıkınca karşınızda duran teraslar halinde yükselen bahçeler arasındaki merdivenlere nereye çıktığı kaygısı duymadan çıkmanızı öneririm. Nihayetinde 11-15. yüzyıllar arasında Ortaçağ’da ‘Força Vella’nın genişletilmesiyle çevresinde gelişen mahalleleri kuşatan surların üzerinde yürürken kendinizi bulacaksınız. Panoramik olarak kenti tarihi dokusunu görmek ve güzel kareler yakalamak için oldukça ideal.

Girona’nın sembollerinden pastel renklere boyalı evler, üzerinde Paris’in dünyaca meşhur kulesini tasarlayan Gustave Eiffel Şirketi tarafından 1877 yılında yapılmış kırmızı “Pont de les Peixateries Velles” köprüsü de bulunan Onyar nehri (Riu Onyar) boyunca uzanmaktadır. Onyar nehrinin kenarında merkezinde 1809 yılında Napolyon ordularına karşı kenti savunanların anısını yaşatmak için yapılmış bir anıt bulunan neoklasik tarzdaki Plaça de la Independència (Bağımsızlık Meydanı) revakların altında dizili restoranlarıyla nerede, ne yesem sorularınızın cevabını bulabileceğiniz bir yer. Tüm gün yürümenin vermiş olduğu yorgunluğu düşünürsek Plaça de la Independència’da dilediğniz bir restoranda deniz ürünlü çorba, paella, katalan kremasından oluşan günün menüsüyle baş başa kalmanızı öneririm. Yahudi toplumunun 1492'de İspanya'dan sürülmesine kadar Girona’da yaşadıkları mahallenin (El Call) dar sokaklarının yanı sıra Girona Tarihi Müzesi ve Katalonya Arkeoloji Müzesi kentin diğer çekiciliklerini oluştururken, trenle iki durak mesafedeki Figueres’teki Salvador Dali Müzesi muhakkak görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor.

Aklınızda olsun!

Katedral ve müzeler her ayın ilk Pazar günü ücretsiz. Tek bir yapı için giriş bileti almak yerine kampanyalı biletleri tercih edin.

Konforlu bir yürüyüş için rahat bir ayakkabı giymeye dikkat edin.

Rambla de la Libertat boyunca sıralanan restoranlarda tapas (meze) çeşitlerini deneyin.


*Bu yazı bana değil sevgili abime aittir, ara ara onun gezi yazılarını paylaşabilirim. :)

19 Haziran 2019 Çarşamba

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra (Kayıp Zamanın İzinde- Dördüncü Kitap)





Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 4. Kitap –Sodom ve Gomorra- diğer kitaplara oranla okunması daha kolay ama olay çeşitliliği ve isimlerin çokluğu sebebiyle de benim için daha karışık olanıydı. Kitabın adının büyük bir tufan ile yok edilen Lut kaviminin yaşadığı şehirler olmasından dolayı daha kapağı açmadan, acaba Proust neden böyle bir isim seçti diye düşündürmeye başladı, daha sonra kitaptaki olayları okuyunca da isminin kitabı yansıttığını anlamış oldum. 

Kitabın ilk cümlesi –bildiğimiz gibi- kelimeleriyle başlıyordu ve o an bir önceki kitapta aklımda kalan bütün soruları sıraladım, örneğin Swann’ın durumu, başkahramanımızın gönül ilişkileri, edineceğini söylediği olumsuz deneyimlerin yanı sıra gelecek kitaplarda bizi bekleyen olaylar gibi. Daha ilk sayfalarda şaşırtıcı bir giriş yapıyor yazar. Önceki kitapta uzunca hayatlarına göz attığımız prensler, prensesler, baronlar, dükler, düşesler ve sosyetenin mensup olduğu soylu bir dünya kişiyle olan ilişkimiz kaldığı yerden devam ediyor, kendi aralarında birbirlerini övmeleri, ortamda olmayanın ardından atıp tutmaları kısacası dedikodunun bir an bile eksilmediği satırlar sizi bekliyor. Bonus olarak da hiç tahmin etmediğiniz karakterlerin eşcinsel ilişkileri de size sunuluyor. Yazar, bu konudan bahsederken iki kutup arasında gidip geliyor gibi hava çizmiş, her iki düşünceden de satırlara rastlamak mümkündü. Sosyete muhabbetleri demişken, beni en çok sinirlendirip üzen ise Swann’a dair olan konuşmalar oldu, sanırım ilk kitaptan itibaren onun düşüncelerine misafir olduğumdan kendisini çok benimsedim ve son iki kitaptır yaşadıklarından dolayı da fazlasıyla üzülüyorum. Onun hakkındaki konuşmaların arasında Dreyfus olayına da tekrardan uzun uzun değinilmiş. 

Kitabın geneline bakıldığında, davetlerin büyük yer kapladığını, davetten arta kalan kısımlarda kahramanımızın şehirdeki turlamalarını ve otelde geçen zamanlarını görüyorsunuz. Otelde geçen bazı geceleri bana eski kitaplarda kendi kendine düşündüğü satırları anımsattı, özellikle de uyku ve anımsama üzerine düşüncelerini ifade ettiği kısımlar akıp gitti. Özellikle de kitapta bir bölüm vardı ki beni en çok etkileyen kısımdı diyebilirim. Gönül Tutuklukları başlığı altında büyükannesine karşı hissettiklerini kaleme aldığı satırlar sizin de kahramanla aynı hisleri paylaşarak sizin için değerli olan sevdiklerinizi düşünmenizi sağlıyor. Duygu aktarımlarının hüzün dolu oluşundan mıdır bilmiyorum ama birçok satırında tutuklu kaldım, düşünceler arasında savrulup durdum. 

Her kitabında dile getirdiğim yazarın merak tohumları ektiği satırlara bu kitapta da rastlamak mümkün, bir de bu kitapta her bölümün altında içeriğe dair anahtar ifadelere yer vermişti, neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen nasıl gelişeceğini merak ettiğimden yine bazı bölümleri daha çabuk okumak istedim. Bir sonraki kitap için yeterli merak unsurunu da sonlara doğru fazlasıyla verdi. 

Başkahramanımızın beni deli eden değişken hallerine de değinmeden geçmek istemiyorum. Gelgitli yapısı beni hem sinir etti hem de bazı yerlerde gülümsetti. Daha kendi ne istediğini bilmeden karşı taraftan yana beklentiye girmesi de ayrı bir tezatlıktı. Albertine’nin de dahil olduğu sayısız gönül ilişkileri başımı fazlasıyla döndürdü, bundan sonrası da bu hızla mı devam edecek merak ediyorum. François ile olan konuşmalarında her zaman olduğu gibi François’in çenebaz halleri süperdi. Kurduğu cümlelerdeki nokta atışı ifadeler ve seçtiği kelimeler güldürdü. 

Sonuç olarak, benim için daha hareketli ve yoğun bir okuma serüveniydi, serinin sıradaki kitabıyla kayıp zamanda iz sürmeyi heyecanla bekliyorum, umarım güzel olur.

Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar şu şekildeydi:

* Gözümüzü açan, açıklamadır; bir hatanın ortadan kalkması bize fazladan bir duyu kazandırır. (syf. 19)

* (..) geleceği bazen farkına varmadan içimizde taşırız, yalan zannettiğimiz sözlerimiz, yakın gelecekteki bir gerçekliği tasvir eder. (syf. 44)

* Zihnin her türlü faaliyeti, gerçeğe boyun eğmek zorunda olmadığı takdirde daha kolaydır. (syf. 54)

* Aşk aşktır, ne denebilir ki? Yine de bence aşkın belirli sınırlar içinde kalması gerekir. (syf. 82)

* İnsanlar çok meraklı. Ben hiçbir zaman meraklı olmadım; âşık olduğum ve kıskandığım zamanlar hariç. (syf. 105)

* Sevgi bittikten sonra bile, sevmiş olmak tamamen anlamsız değildir, çünkü daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sevilir. Bu hislerin hatırasının sadece benliğimizde mevcut olduğunu hissederiz; onu görmek için kendi içimize bakmamız gerekir. (syf. 106)

* (..) bizi aynı anda hem daha şüpheci, hem kandırılması kolay kılmak, sevdiğimiz kişiden başkalarına oranla daha çabuk kuşkulandırmak ve itirazlarına kolay inandırmak, aşka mahsustur. (syf. 231)

* Birkaç dakika boyunca, insanın sevdiği kişinin yanında olsa da, onunla birlikte olmayabileceğini hissettim. (syf. 410)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesi XVII. basıma aittir.


17 Haziran 2019 Pazartesi

Kazuo Ishiguro'dan Günden Kalanlar


Nobel ödüllü yazarımızın okuduğum ilk kitabıydı. Kendisini geç tanıdığım için her ne kadar çok üzülsem de açıkçası çok da doğru bir zamanda yollarımızın kesiştiğini düşünüyorum. Daha önce okusaydım belki de cümlelerinden bu kadar keyif alamazdım. Hoş belki de alırdım ama sevdiğim cümleleri erkenden bitirmiş olmanın şimdi üzüntüsünü yaşıyor olurdum. Sonuç olarak içimde yine de bir şeylerin pişmanlığının kırıntısını yaşamaktan kendimi alıkoyamayacağım kesin. Öyle ya da böyle. Gelgitlerimi bir kenara bırakırsak aslında kitabın atmosferi de böyleydi. Söylenenlerden çok söylenmeyen cümlelerin, yaşanan olaylardan çok yaşanmadık anların ya da anladıklarımızdan çok hissedemediğimiz duyguların satırlarda hayat bulmasıydı. 

Kitap, başuşağımız Stevens’ın yeni işvereni için arzu duyduğu düzeni oluşturmak için geçmişte birlikte çalıştığı eski kahyasını ziyarete gitmesini ve bu yolculukta hem geçmişe yolculuk yapıp yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesini, dönemin ünlü kişilerine anılarında yer verip siyasi durumu gözler önüne sermesini hem de anın verdiği doğa güzellikleri üzerine uzun uzun göz dolduran betimlemelerle eşsiz gezinti fırsatı sunmasını okuyorsunuz. 

Kitap, sayfaları size birbiri içine geçmiş ayna hissiyatı veriyor, demek istediğim aslında sadece başuşağımız Stevens’ın salt düşüncelerine değil, aksine her karşılaştığı birinin anısıyla onun hareketleriyle gelişen başka bir düşünceye geçiş yaşıyorsunuz. Bazen hislerin hangisi gerçek kestiremiyorsunuz ya da ifade edilmeyen bir duyguyu hissettiğinizde acaba doğru mu hissettim diye aklınızdan geçiyor, emin olamıyorsunuz, çünkü Stevens biraz da kapalı kutu gibi, sadece iş odaklı olduğu için duygularını aldırmış gibi davranıyor. :)

Belli bir olay örgüsü yok, bu da aslında durağan bir okuma olacağının habercisi ama nedense ben bu tarz kitapları sevdiğimden midir nedir yine de son sayfaya kadar bir heyecanla okudum. Belki de, kahyanın yanına gidene kadar anlattıklarının kitabın sonunda nasıl bir sona karşılık geleceğini düşünüp durmamdan kaynaklı olabilir. Düşündüğüm gibi bitti ama hani bazen olacaklardan eminsinizdir ama yine de bir umut belki dersiniz, o hissi yaşadım, kitabı kapattığımda bir süre en başa dönüp olaylar şu şekilde olsaydı neler olabilirdi diye düşünmeden edemedim.

Kısacası, ben kitabı çok sevdim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Bu kitabın bir de filmi varmış, sevgili Deep'im sayesinde öğrendim, çok teşekkür ederyim buradan tekrardan. :) Bir de filmi izleyip kendi kafamda canlandırdıklarımla ne kadar benzermiş onu göreceğim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar:

* Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez. (syf. 14)

* Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz. (syf. 29)

* Yaşamımın geri kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde. (syf. 47)

* Doğrusu, bugünün dünyası çok karmaşık ve güvenilmez bir yer. (syf. 128)

* Ama falanca olay farklı sonuçlansaydı neler olabilirdi diye durmadan tahmin yürütmenin ne anlamı var ki? İnsan muhtemelen ruh sağlığını bozar böyle. (syf. 152)

* Deniz havası iyi gelir insana. (syf. 202)

* Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? (syf. 205)



* Alıntılar, Yap Kredi Yayınları'nın 2018 senesi X. Basımına aittir.

13 Haziran 2019 Perşembe

Yaz Okuma Şenliği 2019 Okuma Listem




İlk defa bir okuma şenliğine katılıyorum, çok heyecan yaptım. :) Listemi tamamlayamam büyük ihtimalle ama umarım çok da arayı açmam. Yaz aylarım biraz durağan geçiyor genelde, bakalım bu sefer nasıl olacak, merak ediyorum. Sevgili Nilgün Komar'ın sayfasını takip ederken yaptığı okuma şenliklerinde hep gözüm kalırdı ama hiç cesaret edememiştim. Bu sefer kategorilere baktığımda çoğuna uyan kitaplarım olduğunu görünce bu sefer denemeliyim dedim. İşte benim okuma listem:



1.Kategori (10 puan): İsminde YAZ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen ya da olayların Yaz'da geçtiği bir kitap.

2.Kategori (10 puan): Adında bir Ağaç ismi/ Ağaç kelimesi geçen ya da Ağaç ile ilgili olan bir kitap.
* Paola Peretti__Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe

3.Kategori (10 puan): Adında Gemi kelimesi geçen ya da konusu Gemi olan/ Gemi'de geçen bir kitap.

4.Kategori (10 puan): Beyazperde'ye aktarılmış DİZİ/FİLM olmuş bir kitap.
*Michael Ende__Momo

5.Kategori (10 puan): Orhan Kemal ya da Nurullah Ataç'dan bir kitap.

6.Kategori (10 puan): Anton Çehov ya da Tolstoy'dan bir kitap.

7.Kategori (10 puan): Kitabın isminde -ler -lar eki almış bir kelime geçen bir kitap.
* Jane Casey__Ölüme Terk Edilenler

8.Kategori (10 puan): Bir şiir kitabı.
*Ah Muhsin Ünlü__Gidiyorum Bu

9.Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK veya 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili bir kitap
* Yılmaz Özdil__Mustafa Kemal

10.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Türk ya da Dünya Klasik' lerinden iki kitap.
*Dostoyevski__Öteki
*Edgar Allan Poe__Dedektif Öyküleri

11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): YKY yayınlarından herhangi iki kitap.
*Marcel Proust__Albertine Kayıp
*Kazuo Ishiguro__Günden Kalanlar

12.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Birinin ismi H harfi le başlayan diğerinin ismi B harfi ile başlayan iki kitap.
*David Grossman__Bir At Bara Girmiş
*Niccolò Macchiavelli__Hükümdar

13.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Kapağındaki baskın rengin YEŞİL olduğu iki kitap.
*Azra Kohen__Pi
*Mario Levi__İstanbul Bir Masaldı

14.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]
*Ian Rankin__Düğümler ve Haçlar
*Mary Shelley__Frankenstein
*Aslı Perker__Flamingolar Pembedir
*İsmail Güzelsoy__Sincap

15.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uygun dört kitap.
---Türk Klasiklerinden 4 kitap---
*Halit Ziya Uşaklıgil__Mai ve Siyah
*Şemsettin Sami__Taaşşuk’ı Talat ve Fitnat
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Mürebbiye
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç

Diğer kategorilere daha sonradan ekleme yapabilirim, elimdeki kitaplarla şimdilik böyle bir liste oluşturdum. Keyifli bir okuma süreci olmasını diliyorum. :)

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)