1 Temmuz 2019 Pazartesi

Aziz Nesin'den Sosyalizm Geliyor Savulun



İlk yazmaya başladığım sıralardı, her aya bir Nesin kitabı okumaya çalışıyordum, o zamanlarda okuyup paylaşmayı atlamışım. 

Her aya bir Nesin kitabı okumalarımın bir diğer durağıydı bu kitap. İçerisinde 13 öykü bulunuyor, başlardaki öyküler diğer öykülerine oranla daha uzundu, bu durum da beni oldukça mutlu etti, çünkü uzun öyküleri daha bir roman tadında oluyor, daha doyurucu ve daha ayrıntılı, bir de ben karakterlerin ve de olayın geçtiği yerlerin betimlemelerle canlandırılmasını seven biri olduğum için olayın içerisinde kendime bir tabure çekmişim gibi hissedebiliyorum. Bu öykülerin bazılarında da bu hissi çok iyi yaşadım.

Bazı öykülerin sonu sürpriz olmasa da ilerleyişinde yer alan nokta atışlar hem güldürdü hem de düşündürdü. Sonlarda yer alan-Altın Palmiye Ödülü kazandığını anlattığı- öyküleri ise en sevdiklerim oldu diyebilirim. Yaşadıklarımı yazsam roman olur sözünün öyküye dönmüş haliydi, kişi ve yer adlarını değiştirip anlatsan kurmaca olduğunu düşündürtecek kadar komik ama okudukça yaşanılmış olan tuhaflıkları göz önüne aldıkça neden olmasın dedirtecek kadar da gerçek. :)

Kitabın son sayfalarında mizaha dair satırlar da altı çizilecek cinstendi, çok çok hoşuma gitti. 

Yine sevdiğim bir okumaydı benim için, ilgilisine tavsiye ederim. :)


Altını çizdiğim bazı satırlar;

- Benim konser eleştirim de gazetede geniş bir yer almıştı. Bu yazı benim gazetecilik hayatımın ilk başarısıdır. Çünkü konser eleştirisiyle bizim gazete, bütün öteki gazeteleri atlatmıştı. Öbür gazetelerin birinci sayfalarında küçük bir haber olarak, konserin geri bırakıldığı bildiriliyordu. Oysa ben geri bırakıldığı için verilmeyen bir konserin eleştirisini yapan dünyada ilk gazeteci olmuştum. (syf 39)

(+)Sizi anlayabilecek insan nerede? Yok, yok...
   (-)Bir kişi bile anlasa, bu mutluluk yeter insana... dedim. (syf 110)

- Yolda bir gazeteci arkadaşımı gördüm. 
  (+) Ben ölmüşüm.. dedim.
  (-) Hangimiz yaşıyoruz ki.. dedi. (syf 132)

- Eh, bizde yazarın kaderi bu, yazınızı beğenen söver, beğenmiyen söver.. (syf 183)

- Sayın okurlarım, amacım size ALTIN KİRPİ haberini vermekti. Ama görüyorum ki zamanımızın olayları içinde bir yazarın Altın Kirpi değil , altın deve kazanması bile önemli sayılmıyor. (syf 196)


*Alıntlar; Yaylacık Basımevi 1978 senesi V. Basıma aittir. 

25 Haziran 2019 Salı

Türk Aynştaynı: Oktay Sinanoğlu Kitabı - (Söyleşi:Emine Çaykara)




Oktay Sinanoğlu’nun çocukluğundan ailesine, okul yıllarından yurtdışı serüvenine, bilim insanlarıyla olan ilişkilerinden bilim dünyasına kazandırdığı teorilerine, Türkçe ve Türkiye üzerine düşüncelerine ve bunun gibi birçok konuya dair anılarından süzülen olumlu-olumsuz her cümlesine sanki karşılıklı sohbet eder gibi samimi ve doğal bir anlatımla - soru-cevap eşliğinde - tanıklık ediyorsunuz. Bunu kronolojik bir sıralama eşliğinde yapması da o dönemdeki olaylarla bağlantı kurmanızı ve yaptığı çalışmalar arasındaki ilişkiyi anlamlandırmanız açısından kolaylık sağlıyor. 

Yaptığı çalışmalar üzerine sohbetlerde kuramlardan bahsederken en basit şekliyle ifade etmesi, önceki çalışmalara atıf yaptığında tekrardan kısa bilgiler vermesi ve eğer ortak çalışma yaptıysa da kimle çalışıyorsa onun hayatına dair kısa bilgi vererek nerede ne konumda olduğunu belirtmesi araştırma yapmak isterseniz kolaylık sağlaması açısından iyiydi. Ayrıca yazdığı kitap, makale vb yayınlarının hepsi kitaba liste şeklinde eklenmiş. 

Bir ara bir sürü çalışma yapıp da hiçbirini yayınlamayınca rüyasına bir nine giriyor ve yaptığı çalışmaları kendisine saklamamasını ve en kısa zamanda yayınlamasını söylüyor, bu satırları okuyunca bilim aşkıyla yatıp kalkıyor cümlesinin tam karşılığını verdiğini düşündüm. 

Yurt dışında gittiği konferansları, yaptığı çalışmalar için araştırmalarını, mahalle arasında seyahat ediyormuş gibi ülkeler arası yaptığı seyahatleri okurken başınız da dönmüyor değil. :) Beni en çok etkileyen bir yönü de bu kadar sayısız makale, konferansa rağmen sosyal hayatının da bir o kadar kaliteli olmasıydı: tekne kiralayıp okyanusları mı aşmadı ya da pilotluk eğitimi alarak yurt dışında tek başına uçak kiralayıp yolculuk mu etmedi? 

Kitabın son bölümünde; bebekliğinden itibaren annesinin tuttuğu günlükten birkaç sayfayı da kapsayan hayatının birçok dönemine ait fotoğraflara ulaşabiliyor ve ayrıca Sinanoğlu hakkında yerli ve yabancı basında çıkmış gazete küpürlerine göz atmış oluyorsunuz. 

Yurt dışında bir o kadar takdir edilip üniversitelerinde kalmaları için çaba harcayan ülkeleri okuyup ardından ülkesi için birçok yeni fikirle gelip eli boş dönmesini okurken üzülmeden edemiyor insan. 

Benim burada ifade ettiğim yaşamının sadece kısa bir özüydü, daha fazlası için mutlaka okumanızı tavsiye ederim, keşke daha uzun yaşasaydı da yaptıklarını ve yapmak istediklerini uzun uzun anlatmaya devam etseydi. 


Altını çizdiğim ve not ettiğim alıntılara birkaç örnek; 


- Oktay Sinanoğlu bir âşıktır, bilime âşık, vatanına milletine âşık, Türk diline, tarihine âşık, insanlığa, daha doğrusu her insanın içinde gizil duran en yüksek mertebelere ulaşabilme yeteneğine âşık. (syf. 409 - Kendini tanımlaması istendiğinde verdiği yanıt) 

- Japonya'ya gidiyoruz, "yaa şu Nobel'i alsana artık"; Hindistan'a gidiyoruz, "Nobel'i almanı bekliyoruz". Türkiye'de de halktan diyenler oluyor. Asya'da birkaç millet, "Yaa senin canın istemiyorsa bizim için al" diyor. Ne bileyim, Nobel ne demek? İnsanın bu cihanda yapıp yapmadıkları yalnız Nobel'le mi ölçülür? Ben yaptıklarımı, meraktan ve manevi zevkler için yapıyorum. (syf. 236) 

- Şöhret gibi şeyler beni ilgilendirmiyor; bilimi bilim aşkı, merak için yaptım hep. (syf. 182) 

- Bende hiçbir zaman böyle bir his olmadı, herkesi aynı gördüğüm için.. Kadın-erkek diye ayrım yapmak, ırk ayrımı gibi bir şey. Dedim ya, her insanın içinde birtakım cevherler vardır, onlara bakmalı, kalıplara değil. (syf. 130) 

- Araştırmaları yaparken en büyük mükâfatım, gecenin üçünde filan sorunu çözdüğüm zaman, veya işin püf noktasını anladığım zaman duyduğum haz. Uçuyorum... (syf. 111) 



*Alıntılar; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2004 senesindeki 23. baskısına aittir.

20 Haziran 2019 Perşembe

Girona: Ortaçağ’da Bir Gün*




Barcelona’ya gelmişken Ortaçağ’a ait bir açık hava müzesini andıran Girona’yı görmeden geri dönerseniz çok şey kaçırırsınız. Onyar Nehrinin hayat verdiği ve yerden göğe taşın biçimlendirdiği bu küçük Katalan kentine tarih boyunca kimler gelmemiş ki: Romalılar, Vizigotlar, Araplar, Yahudiler, Fransızlar.

İspanya’nın Katalonya otonom bölgesinin kuzeydoğusunda yer alan Girona şehri, Barcelona’dan yaklaşık 100 km. uzaklıkta, İspanya'nın en çok turist çeken sahillerinden biri olan Costa Brava'ya ise sadece 50 km mesafede bulunmaktadır. 2015 yılında Katalonya 17,4 milyon yabancı turist ağırlarken, 4,6 milyon turist ile Girona ülkenin önemli destinasyonlarından biri haline gelmiş durumdadır. Ben de bu rakamın bir parçası olarak Barcelona-Sants tren garından 1 saat 20 dakikalık bir yolculukla Girona’ya varmak üzere yola çıkmıştım.

M.Ö. 1. yy’de Romalılar kısmen günümüze ulaşmış güçlü sur duvarlarıyla çevrelenmiş ‘Força Vella’ (Eski Kale) ve Ortaçağ’da buranın çevresinde gelişen mahalleleriyle zengin mimariye sahip Girona’yı gezmeye başlamak için ilk önce Girona’nın kafeleriyle, restoranlarıyla meşhur caddesinin (Rambla de la Libertat) taş köprüye (Pont de Pedra) yakın kısmında yer alan turizm ofisine gidip bir harita alarak nereden başlayayım diye düşünmüştüm.

Benim yaptığım gibi siz de 11. yüzyılda yapımına başlanıp, ancak 18. yüzyılda tamamlanan eski çan kulesi ve portikolu avlusuyla Romanesk ve çıkmanız için epey efor gerektiren yüksek merdivenli ön cephe düzenlemesiyle Barok üslupta yapılmış katedral ile başlayabilirsiniz. 23 m. genişliğiyle dünyanın en geniş nefine sahip katedrale giriş el yazmaları, rölikler, litürjik eşyaların yanı sıra üzerine teolojik sahneler süslenmiş 11. yüzyıla tarihlenen bir halının da bulunduğu müzeden sağlanıyor. 10€ (Avro) karşılığında alacağınız biletle katedral ve müzenin yanı sıra hemen yakında yer alan Girona Sanat Müzesini ve Aziz Feliu kilisesini de gezebilirsiniz. Katedralin merdivenlerinden indiğinizde karşınızda minik bir kara tren görürseniz, hiç düşünmeden binin ve makiniste 3€ vererek Girona’nın dar sokakları arasında keyifli bir yolculuğa çıkın.

Girona dışında karasineklerin size sevimli gelebileceği başka bir şehir dünya üzerinde bulmanız olası değildir. Karasinek betimlemeli hediyelik eşyalar hemen dikkatinizi çekecektir. Bu durumun kentin koruyucu azizi Narsissus’un dâhil olduğu bir efsaneden kaynaklandığını söylemek gerek. Efsaneye göre, 1285 yılında Girona’yı kuşatan Fransızlar, herhangi bir zorlukla karşılaşmamalarına karşın kente girdiklerinde her tarafı yağmalamakla kalmamış kiliselere hatta Aziz Feliu kilisesindeki Aziz Narsissus’un mezarına saldırmışlar. Mucizevi şekilde azizin vücudundan çıkan sinekler askerleri ve atlarını ısırarak öldürmüş. Rivayet odur ki bu mucize sonraki yüzyıllarda da Fransızlar kente her saldırdıklarında gerçekleşmiş. O nedenle Avrupa’da birçok kentin simgesi ejderha, aslan, kartal iken pek de iyi duygular beslemediğimiz bu küçük canlının Girona’nın simgesi olmasına şaşırmamak gerek. Unutmadan Aziz Feliu meydanındaki aslan heykelini öpenlerin yeniden Girona’ya geleceğine dair bir inanış da oldukça yaygın.

Şehirlerin tarihindeki önemli olaylar yüzyıllar boyunca anlatılarak bize ulaşan öykülere kaynaklık eder. Girona şehrin hafızasını oluşturan öykülerden bir diğeri de 14. yüzyılın ortasında Avrupa nüfusunun dörtte birinin yok olmasına neden olan kara ölüm olarak adlandırılan vebanın acı hatıralarına dayanmaktadır. 1348 yılındaki salgın Girona’da binden fazla kişinin ölümüne neden olmuştur. Rivayet odur ki Tarlà isimli bir soytarı Carrer de l’Argenteria sokağında akrobatik hareketlerle salgın nedeniyle evlerine kapanan mutsuz çocukları eğlendirirmiş. Yılın belli zamanlarında balkonlar arasına yerleştirilmiş bir çubuğa tutturulmuş vaziyette başı ahşaptan, vücudu bezden yapılmış Tarlà’nın kuklası bir kol yardımıyla döndürülerek anısı bugüne değin yaşatılmış. Katalonya’nın en iyi korunmuş hamamı Girona’da yer almakta ve Arap hamamları olarak bilinmektedir. Roma hamamlarının tipik bölümlerine ve hypokaust (merkezi alttan ısıtma) sistemine sahip 12. yüzyıla tarihlenen yapıyı 2 € (Avro) gibi oldukça uygun bir ücretle ziyaret edebilirsiniz. Küçük bir havuz üzerinde yükselen sekiz ince sütunun taşıdığı yarım küre biçiminde taştan örtüsü (cupola) ve hamama gelenlerin hazırlanmaları ve kişisel eşyalarını koymaları için tasarlanmış kemerli bir sekinin bulunduğu Apodyterium (soyunma bölümü) hamamın en dikkat çekici bölümünü oluşturmakta. Hamamdan çıkınca karşınızda duran teraslar halinde yükselen bahçeler arasındaki merdivenlere nereye çıktığı kaygısı duymadan çıkmanızı öneririm. Nihayetinde 11-15. yüzyıllar arasında Ortaçağ’da ‘Força Vella’nın genişletilmesiyle çevresinde gelişen mahalleleri kuşatan surların üzerinde yürürken kendinizi bulacaksınız. Panoramik olarak kenti tarihi dokusunu görmek ve güzel kareler yakalamak için oldukça ideal.

Girona’nın sembollerinden pastel renklere boyalı evler, üzerinde Paris’in dünyaca meşhur kulesini tasarlayan Gustave Eiffel Şirketi tarafından 1877 yılında yapılmış kırmızı “Pont de les Peixateries Velles” köprüsü de bulunan Onyar nehri (Riu Onyar) boyunca uzanmaktadır. Onyar nehrinin kenarında merkezinde 1809 yılında Napolyon ordularına karşı kenti savunanların anısını yaşatmak için yapılmış bir anıt bulunan neoklasik tarzdaki Plaça de la Independència (Bağımsızlık Meydanı) revakların altında dizili restoranlarıyla nerede, ne yesem sorularınızın cevabını bulabileceğiniz bir yer. Tüm gün yürümenin vermiş olduğu yorgunluğu düşünürsek Plaça de la Independència’da dilediğniz bir restoranda deniz ürünlü çorba, paella, katalan kremasından oluşan günün menüsüyle baş başa kalmanızı öneririm. Yahudi toplumunun 1492'de İspanya'dan sürülmesine kadar Girona’da yaşadıkları mahallenin (El Call) dar sokaklarının yanı sıra Girona Tarihi Müzesi ve Katalonya Arkeoloji Müzesi kentin diğer çekiciliklerini oluştururken, trenle iki durak mesafedeki Figueres’teki Salvador Dali Müzesi muhakkak görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor.

Aklınızda olsun!

Katedral ve müzeler her ayın ilk Pazar günü ücretsiz. Tek bir yapı için giriş bileti almak yerine kampanyalı biletleri tercih edin.

Konforlu bir yürüyüş için rahat bir ayakkabı giymeye dikkat edin.

Rambla de la Libertat boyunca sıralanan restoranlarda tapas (meze) çeşitlerini deneyin.


*Bu yazı bana değil sevgili abime aittir, ara ara onun gezi yazılarını paylaşabilirim. :)

19 Haziran 2019 Çarşamba

Marcel Proust - Sodom ve Gomorra (Kayıp Zamanın İzinde- Dördüncü Kitap)





Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 4. Kitap –Sodom ve Gomorra- diğer kitaplara oranla okunması daha kolay ama olay çeşitliliği ve isimlerin çokluğu sebebiyle de benim için daha karışık olanıydı. Kitabın adının büyük bir tufan ile yok edilen Lut kaviminin yaşadığı şehirler olmasından dolayı daha kapağı açmadan, acaba Proust neden böyle bir isim seçti diye düşündürmeye başladı, daha sonra kitaptaki olayları okuyunca da isminin kitabı yansıttığını anlamış oldum. 

Kitabın ilk cümlesi –bildiğimiz gibi- kelimeleriyle başlıyordu ve o an bir önceki kitapta aklımda kalan bütün soruları sıraladım, örneğin Swann’ın durumu, başkahramanımızın gönül ilişkileri, edineceğini söylediği olumsuz deneyimlerin yanı sıra gelecek kitaplarda bizi bekleyen olaylar gibi. Daha ilk sayfalarda şaşırtıcı bir giriş yapıyor yazar. Önceki kitapta uzunca hayatlarına göz attığımız prensler, prensesler, baronlar, dükler, düşesler ve sosyetenin mensup olduğu soylu bir dünya kişiyle olan ilişkimiz kaldığı yerden devam ediyor, kendi aralarında birbirlerini övmeleri, ortamda olmayanın ardından atıp tutmaları kısacası dedikodunun bir an bile eksilmediği satırlar sizi bekliyor. Bonus olarak da hiç tahmin etmediğiniz karakterlerin eşcinsel ilişkileri de size sunuluyor. Yazar, bu konudan bahsederken iki kutup arasında gidip geliyor gibi hava çizmiş, her iki düşünceden de satırlara rastlamak mümkündü. Sosyete muhabbetleri demişken, beni en çok sinirlendirip üzen ise Swann’a dair olan konuşmalar oldu, sanırım ilk kitaptan itibaren onun düşüncelerine misafir olduğumdan kendisini çok benimsedim ve son iki kitaptır yaşadıklarından dolayı da fazlasıyla üzülüyorum. Onun hakkındaki konuşmaların arasında Dreyfus olayına da tekrardan uzun uzun değinilmiş. 

Kitabın geneline bakıldığında, davetlerin büyük yer kapladığını, davetten arta kalan kısımlarda kahramanımızın şehirdeki turlamalarını ve otelde geçen zamanlarını görüyorsunuz. Otelde geçen bazı geceleri bana eski kitaplarda kendi kendine düşündüğü satırları anımsattı, özellikle de uyku ve anımsama üzerine düşüncelerini ifade ettiği kısımlar akıp gitti. Özellikle de kitapta bir bölüm vardı ki beni en çok etkileyen kısımdı diyebilirim. Gönül Tutuklukları başlığı altında büyükannesine karşı hissettiklerini kaleme aldığı satırlar sizin de kahramanla aynı hisleri paylaşarak sizin için değerli olan sevdiklerinizi düşünmenizi sağlıyor. Duygu aktarımlarının hüzün dolu oluşundan mıdır bilmiyorum ama birçok satırında tutuklu kaldım, düşünceler arasında savrulup durdum. 

Her kitabında dile getirdiğim yazarın merak tohumları ektiği satırlara bu kitapta da rastlamak mümkün, bir de bu kitapta her bölümün altında içeriğe dair anahtar ifadelere yer vermişti, neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen nasıl gelişeceğini merak ettiğimden yine bazı bölümleri daha çabuk okumak istedim. Bir sonraki kitap için yeterli merak unsurunu da sonlara doğru fazlasıyla verdi. 

Başkahramanımızın beni deli eden değişken hallerine de değinmeden geçmek istemiyorum. Gelgitli yapısı beni hem sinir etti hem de bazı yerlerde gülümsetti. Daha kendi ne istediğini bilmeden karşı taraftan yana beklentiye girmesi de ayrı bir tezatlıktı. Albertine’nin de dahil olduğu sayısız gönül ilişkileri başımı fazlasıyla döndürdü, bundan sonrası da bu hızla mı devam edecek merak ediyorum. François ile olan konuşmalarında her zaman olduğu gibi François’in çenebaz halleri süperdi. Kurduğu cümlelerdeki nokta atışı ifadeler ve seçtiği kelimeler güldürdü. 

Sonuç olarak, benim için daha hareketli ve yoğun bir okuma serüveniydi, serinin sıradaki kitabıyla kayıp zamanda iz sürmeyi heyecanla bekliyorum, umarım güzel olur.

Altını çizmekten keyif aldığım bazı satırlar şu şekildeydi:

* Gözümüzü açan, açıklamadır; bir hatanın ortadan kalkması bize fazladan bir duyu kazandırır. (syf. 19)

* (..) geleceği bazen farkına varmadan içimizde taşırız, yalan zannettiğimiz sözlerimiz, yakın gelecekteki bir gerçekliği tasvir eder. (syf. 44)

* Zihnin her türlü faaliyeti, gerçeğe boyun eğmek zorunda olmadığı takdirde daha kolaydır. (syf. 54)

* Aşk aşktır, ne denebilir ki? Yine de bence aşkın belirli sınırlar içinde kalması gerekir. (syf. 82)

* İnsanlar çok meraklı. Ben hiçbir zaman meraklı olmadım; âşık olduğum ve kıskandığım zamanlar hariç. (syf. 105)

* Sevgi bittikten sonra bile, sevmiş olmak tamamen anlamsız değildir, çünkü daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sevilir. Bu hislerin hatırasının sadece benliğimizde mevcut olduğunu hissederiz; onu görmek için kendi içimize bakmamız gerekir. (syf. 106)

* (..) bizi aynı anda hem daha şüpheci, hem kandırılması kolay kılmak, sevdiğimiz kişiden başkalarına oranla daha çabuk kuşkulandırmak ve itirazlarına kolay inandırmak, aşka mahsustur. (syf. 231)

* Birkaç dakika boyunca, insanın sevdiği kişinin yanında olsa da, onunla birlikte olmayabileceğini hissettim. (syf. 410)



*Alıntılar; Yapı Kredi Yayınları'nın 2018 senesi XVII. basıma aittir.


17 Haziran 2019 Pazartesi

Kazuo Ishiguro'dan Günden Kalanlar


Nobel ödüllü yazarımızın okuduğum ilk kitabıydı. Kendisini geç tanıdığım için her ne kadar çok üzülsem de açıkçası çok da doğru bir zamanda yollarımızın kesiştiğini düşünüyorum. Daha önce okusaydım belki de cümlelerinden bu kadar keyif alamazdım. Hoş belki de alırdım ama sevdiğim cümleleri erkenden bitirmiş olmanın şimdi üzüntüsünü yaşıyor olurdum. Sonuç olarak içimde yine de bir şeylerin pişmanlığının kırıntısını yaşamaktan kendimi alıkoyamayacağım kesin. Öyle ya da böyle. Gelgitlerimi bir kenara bırakırsak aslında kitabın atmosferi de böyleydi. Söylenenlerden çok söylenmeyen cümlelerin, yaşanan olaylardan çok yaşanmadık anların ya da anladıklarımızdan çok hissedemediğimiz duyguların satırlarda hayat bulmasıydı. 

Kitap, başuşağımız Stevens’ın yeni işvereni için arzu duyduğu düzeni oluşturmak için geçmişte birlikte çalıştığı eski kahyasını ziyarete gitmesini ve bu yolculukta hem geçmişe yolculuk yapıp yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesini, dönemin ünlü kişilerine anılarında yer verip siyasi durumu gözler önüne sermesini hem de anın verdiği doğa güzellikleri üzerine uzun uzun göz dolduran betimlemelerle eşsiz gezinti fırsatı sunmasını okuyorsunuz. 

Kitap, sayfaları size birbiri içine geçmiş ayna hissiyatı veriyor, demek istediğim aslında sadece başuşağımız Stevens’ın salt düşüncelerine değil, aksine her karşılaştığı birinin anısıyla onun hareketleriyle gelişen başka bir düşünceye geçiş yaşıyorsunuz. Bazen hislerin hangisi gerçek kestiremiyorsunuz ya da ifade edilmeyen bir duyguyu hissettiğinizde acaba doğru mu hissettim diye aklınızdan geçiyor, emin olamıyorsunuz, çünkü Stevens biraz da kapalı kutu gibi, sadece iş odaklı olduğu için duygularını aldırmış gibi davranıyor. :)

Belli bir olay örgüsü yok, bu da aslında durağan bir okuma olacağının habercisi ama nedense ben bu tarz kitapları sevdiğimden midir nedir yine de son sayfaya kadar bir heyecanla okudum. Belki de, kahyanın yanına gidene kadar anlattıklarının kitabın sonunda nasıl bir sona karşılık geleceğini düşünüp durmamdan kaynaklı olabilir. Düşündüğüm gibi bitti ama hani bazen olacaklardan eminsinizdir ama yine de bir umut belki dersiniz, o hissi yaşadım, kitabı kapattığımda bir süre en başa dönüp olaylar şu şekilde olsaydı neler olabilirdi diye düşünmeden edemedim.

Kısacası, ben kitabı çok sevdim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Bu kitabın bir de filmi varmış, sevgili Deep'im sayesinde öğrendim, çok teşekkür ederyim buradan tekrardan. :) Bir de filmi izleyip kendi kafamda canlandırdıklarımla ne kadar benzermiş onu göreceğim. :)

Altını çizdiğim bazı satırlar:

* Herhangi bir dış etken sizi oldukça tesadüfi bir şekilde uyarmadıkça, aklınız başınıza gelmez. (syf. 14)

* Bizim toprağımızın güzelliğini ayrıcalıklı kılan şey, tam da bu apaçık çarpıcılığın ya da göz alıcılığın yokluğudur. Önemli olan, o güzelliğin dinginliğidir; aşırıya kaçmaması, ölçülü oluşudur. Toprak, güzelliğinden, büyüklüğünden haberdardır sanki, bunu avaz avaz haykırmaya gerek duymaz. (syf. 29)

* Yaşamımın geri kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde. (syf. 47)

* Doğrusu, bugünün dünyası çok karmaşık ve güvenilmez bir yer. (syf. 128)

* Ama falanca olay farklı sonuçlansaydı neler olabilirdi diye durmadan tahmin yürütmenin ne anlamı var ki? İnsan muhtemelen ruh sağlığını bozar böyle. (syf. 152)

* Deniz havası iyi gelir insana. (syf. 202)

* Yaşamımız pek de dilediğimiz gibi çıkmadıysa durmadan geriye bakıp kendimizi suçlayarak ne kazanabiliriz ki? (syf. 205)



* Alıntılar, Yap Kredi Yayınları'nın 2018 senesi X. Basımına aittir.

13 Haziran 2019 Perşembe

Yaz Okuma Şenliği 2019 Okuma Listem




İlk defa bir okuma şenliğine katılıyorum, çok heyecan yaptım. :) Listemi tamamlayamam büyük ihtimalle ama umarım çok da arayı açmam. Yaz aylarım biraz durağan geçiyor genelde, bakalım bu sefer nasıl olacak, merak ediyorum. Sevgili Nilgün Komar'ın sayfasını takip ederken yaptığı okuma şenliklerinde hep gözüm kalırdı ama hiç cesaret edememiştim. Bu sefer kategorilere baktığımda çoğuna uyan kitaplarım olduğunu görünce bu sefer denemeliyim dedim. İşte benim okuma listem:



1.Kategori (10 puan): İsminde YAZ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen ya da olayların Yaz'da geçtiği bir kitap.

2.Kategori (10 puan): Adında bir Ağaç ismi/ Ağaç kelimesi geçen ya da Ağaç ile ilgili olan bir kitap.
* Paola Peretti__Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe

3.Kategori (10 puan): Adında Gemi kelimesi geçen ya da konusu Gemi olan/ Gemi'de geçen bir kitap.

4.Kategori (10 puan): Beyazperde'ye aktarılmış DİZİ/FİLM olmuş bir kitap.
*Michael Ende__Momo

5.Kategori (10 puan): Orhan Kemal ya da Nurullah Ataç'dan bir kitap.

6.Kategori (10 puan): Anton Çehov ya da Tolstoy'dan bir kitap.

7.Kategori (10 puan): Kitabın isminde -ler -lar eki almış bir kelime geçen bir kitap.
* Jane Casey__Ölüme Terk Edilenler

8.Kategori (10 puan): Bir şiir kitabı.
*Ah Muhsin Ünlü__Gidiyorum Bu

9.Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK veya 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili bir kitap
* Yılmaz Özdil__Mustafa Kemal

10.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Türk ya da Dünya Klasik' lerinden iki kitap.
*Dostoyevski__Öteki
*Edgar Allan Poe__Dedektif Öyküleri

11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): YKY yayınlarından herhangi iki kitap.
*Marcel Proust__Albertine Kayıp
*Kazuo Ishiguro__Günden Kalanlar

12.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Birinin ismi H harfi le başlayan diğerinin ismi B harfi ile başlayan iki kitap.
*David Grossman__Bir At Bara Girmiş
*Niccolò Macchiavelli__Hükümdar

13.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Kapağındaki baskın rengin YEŞİL olduğu iki kitap.
*Azra Kohen__Pi
*Mario Levi__İstanbul Bir Masaldı

14.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]
*Ian Rankin__Düğümler ve Haçlar
*Mary Shelley__Frankenstein
*Aslı Perker__Flamingolar Pembedir
*İsmail Güzelsoy__Sincap

15.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uygun dört kitap.
---Türk Klasiklerinden 4 kitap---
*Halit Ziya Uşaklıgil__Mai ve Siyah
*Şemsettin Sami__Taaşşuk’ı Talat ve Fitnat
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Mürebbiye
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç

Diğer kategorilere daha sonradan ekleme yapabilirim, elimdeki kitaplarla şimdilik böyle bir liste oluşturdum. Keyifli bir okuma süreci olmasını diliyorum. :)

12 Haziran 2019 Çarşamba

Kitap Günü'mün güzellikleriyle yine yeniden merhaba! :)



Evet, uzun zamandır yoktum, buralarda yeni olduğundan yokluğum pek belirgin olmamıştır ama olsun, önemli olan benim sizin yokluğunuzu hissetmiş olmam zaten. Kim bilir ne güzel detaylar kaçırdım. En azından artık arayı açmamak adına ipin ucundan sıkıca tuttum. :)

Buralarda olmadığım süre zarfında kitaplarımla da aramda ufak bir mesafe oldu, tezime odaklanmam ve okumam gereken yığınla kaynak olduğundan ne zaman alan dışı bir kitaba elim uzansa bir suçluluk hissettim durdum, yaramazlık yapan çocuğun yakalandığında hissettiği o tarif edilemez pişmanlık duygusunu her gün yaşadım. Çok şükür ki, bu süreci de en güzel şekilde atlattım, artık kitaplarımla keyifli zamanlar geçirme vakti benim için. :)

Birkaç yıldır, bir grup arkadaşımla kitap günü yapıyoruz, her ay birimize önceden hazırladığımız uzunca bir listeden seçilmiş kitaplar geliyor, hangi kitapların alınacağını bilmediğimiz için de bu bekleyiş süreci çok heyecanlı ve keyifli oluyor. Geçen ay benim günümdü ve bir sürü güzel kitabım oldu, sevdiğim insanların seçimleri olması da bendeki değerlerini iyice arttırdı.

Her birini okumak için can atıyorum, sizin de okuyup beğendiğiniz kitaplar varsa aralarında tavsiyelerinizi almayı isterim. Şimdiden teşekkür ederim. :)

Ve yine yeniden merhaba! :)

Kitaplarım:

*Italo Svevo__Yaşlılık
*İsmail Güzelsoy__Sincap
*Aslı Perker__Flamingolar Pembedir
*Jose Saramago__Görmek
*Oğuz Atay__Eylembilim
*Oğuz Atay__Günlük
*David Grosman__Bir At Bara Girmiş
*Ian Rankin__Düğümler ve Haçlar
*Dostoyevski__Öteki
*Edgar Allan Poe__Dedektif Öyküleri
*Sadık Hidayet__Kör Baykuş
*Marcel Proust__Edebiyat ve Sanat Yazıları
*Marcel Proust__Üst Kat Komşusuna Mektuplar
*Marcel Proust__Hazlar ve Günler
*Kazuo Ishiguro__Günden Kalanlar
*Erlend Loe__Doppler
*Erlend Loe__Bildiğimiz Dünyanın Sonu
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Gulyabani
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Mürebbiye
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Efsuncu Baba
*Hüseyin Rahmi Gürpınar__Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç
*Halit Ziya Uşaklıgil__Mai ve Siyah
*Şemsettin Sami__Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat
*Lou Andreas Salome__Ruth
*Jack London__Martin Eden
*Paola Peretti__Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe
*Jane Casey__Ölüme Terk Edilenler
*Erim Şişman__Zürafa Tozu
*Mehmet Sağbaş__Barbar Yeni Dünya
*İlber Ortaylı__Bir Ömür Nasıl Yaşanır?
*Michael Ende__Momo

3 Şubat 2019 Pazar

Carlo Collodi - Pinokyo





Pinokyo, çoğumuzun da bildiği gibi, gerçek bir çocuk olma yolunda yaşadığı bir dizi maceralardan oluşan küçük bir kukla hikâyesidir. Günümüzde, Walt Disney tarafından yapılan animasyonuyla ve farklı film uyarlamalarıyla Pinokyo hakkından birçok bilgiye sahip olsak da kitabı okuduğunuzda aslında bilmediğimiz farklı bir maceraya kapılıp gidiyoruz, en azından benim için böyleydi, bilmediğim birçok bölüm vardı. 

Kahramanımız Pinokyo’nun sürekli başına felaketlerin gelmesi, yaptığı yanlışlardan ders almaması, sürekli tutamayacağı sözler verip hep kendini tekrarlaması, bu kadar da olmaz dedirtmesi çoğu zaman beni çileden çıkartsa da o saf ve iyi kalpli hallerini okuyunca kızmak şöyle dursun ‘kıyamam yaa’ moduna geçişim zor olmadı. :) Kitabın bölümlerinin kısa olması ve her bölümün ayrı bir olayla süslenmesi okumayı hızlandırıyordu, fakat her bölümün başında içerik hakkında bilgi veren cümlelerle başlaması nelerin bizi beklediğini gösterdiği için bazen merak duygusunu törpülüyordu. 

Pinokyo, her ne kadar çocuklara masallar şeklinde bilinse de aslında kitap daha büyük yaşlara hitap ediyor. Kitabın geneline baktığımızda her dönemin kitabı olacak evrensel konular işlenmiş. Geleneksel aile yapısını temsil edecek karakterlerin seçilmesi, karşıt unsur olarak kişiyi cezbedecek eğlence unsurlarının olması ve aklını çelecek, iyi niyetinden faydalanacak arkadaş ögelerinin yer alması, size yaşayarak öğrenmeyi, tercihlerinizin nasıl sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Okul, aile ve sizi daima doğruya yönelmeye çalışan bir dış ses var, yeri geliyor bu sizin iç sesiniz de oluyor. 

Ben keyif alarak okudum, bazı zamanlar üst üste benzer olayların gelmesi okumamı duraklatsa da ara vererek okuyunca o his de kayboldu. Kitabın sonunda yazar hakkında ve bu eseri kaleme alışıyla ilgili bir yazı vardı, onu ise ayrıca çok çok beğendim, tamamlayıcı bir etki yaratmıştı bende.


Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

-  +Dünyadaki bütün sanatlar, işler arasında yalnız biri hoşuma gidiyor.
   - Hangisi acaba bu?
  +Yemek, içmek, uyumak, eğlenmek ve sabahtan akşama kadar başıboş yaşamak sanatı. (
syf. 14)

Yalanlar hemen tanınır, çocuğum. İki türlü yalan vardır: Kısa bacaklı yalanlar, uzun burunlu yalanlar. Seninki , tam da uzun burunlu yalanlardan. (syf. 69)

Okumak, öğrenmek için, hiçbir zaman geç kalınmış değildir. (syf. 107)

Bu dünyada yapılan her şey karşılığını bulur. (syf. 120)


*Alıntılar;Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 2017 senesindeki I.baskısına aittir.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Emile Zola - Germinal ile Maden Ocaklarında Yaşam




Yazarın bu kitabı yazmaya başlamadan önce maden ocaklarına giderek oradaki yaşamı ve işleyişi inceleyip notlar aldığını ve kitabının da bu titiz çalışmanın sonucu olduğunu okudum birçok yerde, kitabın gerçekçiliğinin size yansımasına bakılırsa bu durum hiç şaşırtıcı gelmiyor. 


Kitabı elime alıp da soluksuz ara vermeden okumak benim açımdan mümkün olmadı, çünkü yaşanılan olayları size öyle bir betimlemiş ki yazar siz de sanki o madende çalışan işçilerden birisiniz. Yeri geliyor siz de o toz yığını ve açığa çıkan gazlardan nefes almakta zorlanıyor ve boğulacakmış gibi hissediyorsunuz, yeri geliyor uzun saatlerce çalışmanın ardından kuru ekmekle yapılan bir kahvaltının başına geçiyor ve sırf üzerinize rehavet çökmesin de kazanacağınız iki kuruşu kesmesinler de akşam evinize huzurla döneyim diye alelacele yiyerek kalkıyorsunuz. Bütün hayatınız madene inip çalışmak ve akşam eve dönerken bile ertesi günkü çalışmanızı hesap etmekten öteye gitmiyor, tabii bir de sizi ve tüm mahallenizi kıskacı arasına almış sefalet var. Kucağınızdaki bebeğinizi bile ileride madende çalışacak potansiyel işçi gözüyle görüyorsunuz. 

Her zaman filmlerde sıkça karşılaştığımız 'biz farklı dünyaların insanıyız' cümlesindeki o farklı hayatları bu kitapta tam anlamıyla görüyorsunuz. Bir yanda madende çocuklarıyla çalışıp bir kuru ekmek yiyerek karnını doyurmaktan başka bir gayesi olmayan bir yaşam; diğer yanda ise bu insanların refah içinde gayet güzel şartlarda yaşadığına kendini inandırmış ve gününü gün eden maden sahipleri ve aileleri. Bu iki uçlarda yaşamın hırs, öfke, açlık, kıskançlık ve daha bir sürü insani duygularla nasıl karşı karşıya geldiğini ve ölümden başka bir kurtuluş yolu kalmayan insanların nasıl korkusuz ve insanlıktan çıkabilecek davranışlar sergileyebileceğini net göreceksiniz ama inanmak istemeyeceksiniz. 

Toplumun aksak yönlerini, ahlaki değerlerin koşullara göre değişkenliğini, yozlaşmış ve karmaşık ikili ilişkileri, insanların çıkarcı ilişkilerini ve birçok sosyal, ekonomik ve psikolojik açıdan zamanın hayat koşullarına dair ayrıntılara satırlarda rastlıyorsunuz. İlk başlarda insanların kaba hal ve tavırları, konuşmaları sizi rahatsız etse de o koşullar altında kendilerini korumak adına bir savunma mekanizması gerçekleştirdiklerini düşünmeden edemedim. Yüreğiniz nasır tutmalı ki o yaşanılanları aklınızı kaybetmeden savuşturup yaşamınıza -ki ne kadar yaşamak denirse- devam edin. 

"Ve Voreux yırtıcı bir hayvan gibi, içinde bulunduğu çukura çökmüş, midesine indirdiği insanları sindirmeye uğraşıyor, gittikçe daha derin, daha uzun soluyordu." bu cümleyi okuduğumda aslında bu romanı bu kadar etkileyici kılanın hala birçok kişinin adının farklı olduğu madenlerin midesinde bir yaşam mücadelesi verdiğini bilmek, sadece kurguydu diyerek kitabı rafa kaldıramamak. 


Kısacası tavsiye ederim.

5 Ocak 2019 Cumartesi

Aziz Nesin'den Merhaba



İncelememi baştan sona okuyana, yanlışlıkla tıklayıp şöyle bir göz atana, ay yok işim var belki sonra okurum diyene, merhaba; Aziz Nesin okumayı çok sevene, daha önce okumamış ama okumayı düşünenlere, bana hitap etmiyor ama yine de bir göz atabilirim belki diyenlere, selam olsun. Nükteli, güldüren bir yandan da eleştiren yazılar okumaktan hoşlananlara, çok uzun olmasın, kısa olsun ama bir o kadar da dolu dolu olsun okuduklarım diyenlere, hayatın her anında karşılaşabileceğin belki de karakterin ta kendisi olabileceğin olayları sevenlere, merhaba. Yazılanları eleştirirken kendi özeleştirisini de atlamayanlara, hatta bu inceleme nereye gidiyor benden çok merak edenlere, selam olsun. 

Evet, böyle uzar gider ama kendime bir dur demem gerekiyor sanırım, kitap aynı bu şekilde Selam ve Merhaba başlıklarıyla olaylara, kişilere yahut davranışlara gerekçeleriyle birlikte hitap ederek başlıyor. Bu sayfaları okurken içimden bende birçok olaya ve kişiye bol bol selamlarımı yolladım. :) 

Kitap, dergi ve gazetelerde yer alan yazıların bir araya getirilmesinden oluşuyor, yazar aslında bu durumun zor olduğunu bazen güncelliğini ve o anki etkisini yitirmiş olduğundan her yazıyı kitaba alamadığını ve bu yüzden bu seçkilerin kitaplık değeri olanlardan oluştuğunu belirtmiş. 

Kitabın başlarında yer alan Atatürk’e dair yazılar benim en çok sevdiklerimdi, özellikle Atatürk’le Konuştum’u çok beğendim, Atatürk’ün konuşmaları kendi sözlerinden oluşuyordu ve bütünlük çok iyiydi. Ardından, politik, güncel, hayata dair, dini birçok konuda kaleme aldığı yazılar vardı, bu kitabında kaleme aldıkları ilk okuyuşumdu, onun için kendi adıma okuması daha keyifliydi. 

Yazma üzerine kaleme aldığı cümlelerindeki samimi ifadeleri de ayrıca çok beğendim. Nesin’in daha önce okuyup da beğendiği ‘kalem altıncı parmak olmuş, önümdeki kâğıt dipsiz kuyu’ ifadelerini kullanarak yazmaktan korkmadığını ama bazı zamanlar o kadar çok yazacak konu olmasına rağmen istediğini istediğince yazamamaktan ötürü yazmaya karşı bir tiksinme, direnç gösterdiğini belirtiyor. O satırları okurken bu duygulara rağmen bu kadar eser kaleme almış demek ki istediklerini gerçekleştirebilse daha neler neler yazabilecekmiş dedirtti.

Altını çizdiğim satırlar:

- Görülmemiş, duyulmamış bir sessizlik.
   - Ne olmuş
   - Ne var?
  Ürkek soruları bir fısıltı yanıtlıyor
  - Atatürk ölmüş ..
   Ne gözyaşı, ne de hıçkırık.. Ses, bakış, bütün duygular, zaman, yer, her şey donmuş. (syf. 19)


- Çevremi kaplayan buğu, kara bir duman oldu. Yansıyan meşale ışıklarında bile bişey göremiyordum.
    - Atam seni göremiyorum artık, seni göremiyoruz.. dedim.
   Bir ses, O'nun sesi:
   - "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir." (syf. 20)


- Çok zaman var ki, nerde ve ne zaman,- Atam, sen ölmedin! diye bir ses duysam, korkarak yavaşça mırıldanıyorum:
  - Seni biz öldürdük.. (syf. 31)


- Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlık; ikisi ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.. (syf. 50)


- Sevmek, insanın kendisinden vermesi, sevdiği şeye bir katkıda bulunması demektir. Kendimizden verebileceğimiz en değerli şey de zamanımızdır. (syf. 158)


- Fıkra yazarlığı, kelebeğin yaşamına çok benzer. Kelebek gibi renkli, parlak, göze çarpan bişeydir, ama yine kelebek gibi yaşamı ancak bir günlüktür. (syf. 167)


- Gazete yazısıyla edebiyat yazısı arasında şu ayrımı görüyorum: Edebiyat yazısı yazarın yazmadan duramadığı, yazar için yapılması zorunlu bir iştir. Gazete yazısıysa yazarın <Bugün de ne yazmalıyım?> sorusuna bulduğu cevaptır ve zorunlu değil, zorlama bir iştir. (syf. 213)


Alıntılar; Kardeşler Basımevi'nin 1980 senesindeki IV. basıma aittir.

2 Ocak 2019 Çarşamba

Stanislaw Lem'den Solaris


Bilimkurgu adına okuduğum eser sayısı bir elin parmaklarını geçmez, son zamanlarda farklı türlere ağırlık vermek istediğim için bu kitapla bir minik bir adım atayım demiştim, iyi ki de demişim.

Konusu; Kris Kelvin, Solaris'in yüzeyindeki okyanus üzerinde araştırma yapmak ve evreni anlamak üzere bu gezegene gelir. Bu gezegende yalnız değildir, ondan önce gönderilmiş bilim insanları da bulunmaktadır, fakat onlardan birini oraya vardığı zaman ölü bulur, diğer bilim insanları da garip davranmaktadır, hiçbiri olan biteni anlatmak için istekli görünmez. Bir de üzerine garip sesler ve geçmişten gelen acı deneyimler eklenir. Kris, olan biteni anlayabilecek midir? 

Merak uyandırıcı bir giriş oldu bence. :) 
 
Kitaba başlamadan önce konuyu okuyunca aklımda bol macera, gizem, bilinmeyen ya da tanımlanması güç olaylar vardı açıkçası. :) Her ne kadar abarttığım kadar olmasa da bu duyguları da yaşadım, hatta bazı yerlerde ciddi manada gerildiğimi de hissettim, aynı korku filmlerinde gösterilen ortamda kesin şimdi kötü bir şey olacak hissini yaşar ve tedirgin beklersiniz ya aynı o kıvama geldiğim satırlar vardı. 

Benim için sürpriz olan ise; felsefi ve psikolojik yönden doyurucu düşüncelerin satırlarda hayat bulmasıydı. Okurken birçok soru sorarken buluyorsunuz kendinizi ve onlara cevap vermeye çalışıyorsunuz. Kitabın bütünü akıcı ve anlatımı anlaşılır bir şekilde ilerliyor, her ne kadar gezegenler ve okyanuslar üzerine bazen teknik bilgilerle sizi zorlasa da araştırmaların gidişatını en anlaşılır bir şekilde ifade etmediğini söylemek haksızlık olur diye düşünüyorum. Bazı yerlerde olayın geride kalması ve sorgulayıcı düşünceler üzerinde kitabın ilerlemesi birçok yerde durağanlığa da sebep oluyor, bunu belirtme sebebim ise konusundan bahsederken ifade ettiğim gizem, merak olgusunun bu düşünceler arasında yedirilmiş olması, bir solukta okuyayım bir sürü aksiyon olsun diye ele alınırsa hayal  kırıklığına uğramak kaçınılmaz olabilir. 

Benim için güzel bir yolculuktu, altını çizdiğim birçok satır oldu, filmini de en kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum. Hatta bazı satırlar şu şekildeydi:

Bilinç olmadan düşüncenin olması olanaklı mıydı? Ayrıca, okyanusta gözlenen süreçlere düşünce sözcüğünü kim yakıştırabilirdi? Peki herhangi bir dağ yalnız koca bir taş mıydı acaba? Gezegen dev bir dağ mıydı yoksa? Terminoloji hangisi olursa olsun, karşı karşıya olunan yeni ölçek, yeni normların ve yeni olguların önünü açtı. (syf. 33)

Katlanmış paraşütün kasnaklarına çöktüm, başımı ellerimin arasına aldım. Neye uğradığıma şaşırmıştım. Düşüncelerimin dizgini kopmuştu. Ne oluyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde. (syf. 58)

İnsanoğlu başka dünyalar, başka uygarlıklar bulmak için yola düşmüştü ama karanlık geçitlerde gizli bölmelerden oluşan kendi öz labirentini tanımamış, kendi mühürlediği kapıların ardında neler yattığını bulup çıkaramamıştı. (syf. 181)


*Alıntılar; İletişim Yayınlarının 2015 senesindeki VIII. basıma aittir.

Diğerlerinden Daima Bir Adım Önde Olanlar :)